
30 Aralık 2007 Pazar
değer paradoksu
Bir gün iktisat hocamız “değer paradoksu”nu anlatmak için derse bir soruyla giriş yapmıştı. Şöyle ki; su insan yaşamı için çok önemli ve faydalı bir mal olmasına rağmen nasıl oluyor da insan yaşamı için son derece önemsiz olan elmastan çok daha ucuzdur?
Sınıftaki uzun tartışmalar neticesinde hocamız konuyu bazı ünlü iktisatçıların görüşleriyle noktalamıştı. Ben dersin sonuna kadar sessiz kalmayı tercih etmiştim. Bana göre bu ders eksik ve yarım kalmıştı. O anda söylemek isteyip de söyleyemediklerimi bu gün söylemek istiyorum.
Allah bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri çoklukla ve kolay temin edebileceğimiz şekilde yaratmış. Hava, su, ekmek gibi. Ya tam tersi olsaydı o zaman ne yapardık acaba? Yani su elmas kadar kıt olsaydı, suyu elde etmek için belki de değerli eşyalarımızı satıp su alırdık. Hayatta kalabilmek için neyimiz varsa suya yatırım yapardık, evimizin bir köşesine su stok ederdik vs..
Bu konuyu iktisat bilimi “doğadaki arz-talep dengesi” olarak açıklamakla yetiniyor. Peki doğanın bu dengeyi sağlayacak aklı, şuuru mu var ki, insanların neye ne kadar ihtiyaç duyduğunu bilebilsin? Demek ki kainattaki her şey insanın ihtiyaçlarını karşılamak için seferber edilmiş. Bediüzzaman Said Nursi kainatı iç içe dairelerden ibaret görür. En dışta hayat vardır ki, alemin tüm mevcudatı hayata hizmet eder. Hayatın içinde de insaniyet alemi yer alır. Bütün mevcudat da insana hizmet etmekle insanın varlığının devamına çalışmaktadırlar. İnsaniyet dairesi içinde de rızık yer alır. Hayatın devamı rızık iledir.
Son zamanlarda bilimin ortaya attığı ve sık sık basında yer alan bir konu da “eyvah kaynaklar tükeniyor”. Bazı bilim adamlarının görüşüne göre çok yakın bir zamana kadar dünyanın sahip olduğu rezervlerini sıfırlayacağından bahsediliyor. Bu da insan hayatının sonu, yani kıyamet olarak düşünülüyor. Elbette ki, insanın yaşlanması ve ortaya çıkan hastalıkları ölümünün habercisi ise, dünyanın da yaşlanması ve ortaya çeşitli hastalıklarının çıkması normaldir. Ekolojik dengenin bozulması, suların ısınması, bir çok canlı neslinin tükenmesi, nehirlerin kuruması gibi sebepler de dünyanın hastalıklarıdır. Dünya da insan gibi ölecektir. Öyle ise şimdiden boşuna “ya aç kalırsak, ya kaynaklar tükenirse, ya başımıza bir felaket gelirse” gibi endişelere kapılmaya gerek yoktur. Hayatı veren Allah, biz hayatta kaldığımız sürece rızkı da verecektir.
Kainatta sürekli bir yenilenme, temizlenme olduğu için bugüne kadar dünyamız ve canlıların hayatı devam etti ve etmektedir. Tıpkı vücudumuzdaki hücrelerin sürekli yenilenmesi ve hayatta kalmamız gibi. Dağların altı yüzyıllardır gaibden gelen sular dolup boşaldı, madenler onca kullanılmasına rağmen bitmedi, tükenmedi. Kaynaklar azalmadan devam ederken kimsenin sesi çıkmıyordu. Ancak azalmaya başlayınca “küresel denge bozuluyor” diye hemen itiraz etmeye başladı insanoğlu. O dengeyi sağlayan kimdi?, kaynakları durmadan gaibden gönderen, yenileyen, tazeleyen, unutmayan, şaşırmayan, karıştırmayan kimdi? Diye sormadı bir gün. Demek ki her şeye hükmü geçen, her şeyin üzerinde bir güç var ki, dilerse bu dengeyi bozar, dilerse devam ettirir. Kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarruf eder. Öyle ise bizim hakkımız şekva değil şükürdür. Biz “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip kendi işimize bakmalıyız. Allaha karşı kulluk vazifemizi yerine getirip bol bol şükretmeliyiz.
Tekrar su ve elmas örneğine dönecek olursak; biz kendi kendimizi idare etmeye muktedir değiliz, bir bardak suyu dahi bulamasaydık acaba ne yapardık? Elimizde milyarlar değerinde elmas olsa, fakat susuz kalsak ve birisi “sana bir bardak su vereceğim o hazineyi bana vermen şartıyla” dese hiç tereddütsüz verirdik. Cenab-ı Allahın bize verdiği sayısız nimetlerinden sadece birinin dahi bedelini hiçbir şekilde ödeyemeyiz. Verdiği bütün nimetlere bir kez daha şükürler olsun..
Prof. Dr. sayın hocamızın “değer paradoksu” konusu bana çok şey anlatmış ve öğretmişti. Bediüzzaman’ın bir zamanlar yanına gelen ve “bize Halıkımızı tanıttır, öğretmenlerimiz Allahdan bahsetmiyor” diyen lise talebelerine verdiği cevap, bu gün 21. yüzyılın öğrencilerine de hitap ediyordu: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.”
Mehtap YILDIRIM
Sınıftaki uzun tartışmalar neticesinde hocamız konuyu bazı ünlü iktisatçıların görüşleriyle noktalamıştı. Ben dersin sonuna kadar sessiz kalmayı tercih etmiştim. Bana göre bu ders eksik ve yarım kalmıştı. O anda söylemek isteyip de söyleyemediklerimi bu gün söylemek istiyorum.
Allah bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri çoklukla ve kolay temin edebileceğimiz şekilde yaratmış. Hava, su, ekmek gibi. Ya tam tersi olsaydı o zaman ne yapardık acaba? Yani su elmas kadar kıt olsaydı, suyu elde etmek için belki de değerli eşyalarımızı satıp su alırdık. Hayatta kalabilmek için neyimiz varsa suya yatırım yapardık, evimizin bir köşesine su stok ederdik vs..
Bu konuyu iktisat bilimi “doğadaki arz-talep dengesi” olarak açıklamakla yetiniyor. Peki doğanın bu dengeyi sağlayacak aklı, şuuru mu var ki, insanların neye ne kadar ihtiyaç duyduğunu bilebilsin? Demek ki kainattaki her şey insanın ihtiyaçlarını karşılamak için seferber edilmiş. Bediüzzaman Said Nursi kainatı iç içe dairelerden ibaret görür. En dışta hayat vardır ki, alemin tüm mevcudatı hayata hizmet eder. Hayatın içinde de insaniyet alemi yer alır. Bütün mevcudat da insana hizmet etmekle insanın varlığının devamına çalışmaktadırlar. İnsaniyet dairesi içinde de rızık yer alır. Hayatın devamı rızık iledir.
Son zamanlarda bilimin ortaya attığı ve sık sık basında yer alan bir konu da “eyvah kaynaklar tükeniyor”. Bazı bilim adamlarının görüşüne göre çok yakın bir zamana kadar dünyanın sahip olduğu rezervlerini sıfırlayacağından bahsediliyor. Bu da insan hayatının sonu, yani kıyamet olarak düşünülüyor. Elbette ki, insanın yaşlanması ve ortaya çıkan hastalıkları ölümünün habercisi ise, dünyanın da yaşlanması ve ortaya çeşitli hastalıklarının çıkması normaldir. Ekolojik dengenin bozulması, suların ısınması, bir çok canlı neslinin tükenmesi, nehirlerin kuruması gibi sebepler de dünyanın hastalıklarıdır. Dünya da insan gibi ölecektir. Öyle ise şimdiden boşuna “ya aç kalırsak, ya kaynaklar tükenirse, ya başımıza bir felaket gelirse” gibi endişelere kapılmaya gerek yoktur. Hayatı veren Allah, biz hayatta kaldığımız sürece rızkı da verecektir.
Kainatta sürekli bir yenilenme, temizlenme olduğu için bugüne kadar dünyamız ve canlıların hayatı devam etti ve etmektedir. Tıpkı vücudumuzdaki hücrelerin sürekli yenilenmesi ve hayatta kalmamız gibi. Dağların altı yüzyıllardır gaibden gelen sular dolup boşaldı, madenler onca kullanılmasına rağmen bitmedi, tükenmedi. Kaynaklar azalmadan devam ederken kimsenin sesi çıkmıyordu. Ancak azalmaya başlayınca “küresel denge bozuluyor” diye hemen itiraz etmeye başladı insanoğlu. O dengeyi sağlayan kimdi?, kaynakları durmadan gaibden gönderen, yenileyen, tazeleyen, unutmayan, şaşırmayan, karıştırmayan kimdi? Diye sormadı bir gün. Demek ki her şeye hükmü geçen, her şeyin üzerinde bir güç var ki, dilerse bu dengeyi bozar, dilerse devam ettirir. Kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarruf eder. Öyle ise bizim hakkımız şekva değil şükürdür. Biz “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip kendi işimize bakmalıyız. Allaha karşı kulluk vazifemizi yerine getirip bol bol şükretmeliyiz.
Tekrar su ve elmas örneğine dönecek olursak; biz kendi kendimizi idare etmeye muktedir değiliz, bir bardak suyu dahi bulamasaydık acaba ne yapardık? Elimizde milyarlar değerinde elmas olsa, fakat susuz kalsak ve birisi “sana bir bardak su vereceğim o hazineyi bana vermen şartıyla” dese hiç tereddütsüz verirdik. Cenab-ı Allahın bize verdiği sayısız nimetlerinden sadece birinin dahi bedelini hiçbir şekilde ödeyemeyiz. Verdiği bütün nimetlere bir kez daha şükürler olsun..
Prof. Dr. sayın hocamızın “değer paradoksu” konusu bana çok şey anlatmış ve öğretmişti. Bediüzzaman’ın bir zamanlar yanına gelen ve “bize Halıkımızı tanıttır, öğretmenlerimiz Allahdan bahsetmiyor” diyen lise talebelerine verdiği cevap, bu gün 21. yüzyılın öğrencilerine de hitap ediyordu: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.”
Mehtap YILDIRIM
28 Aralık 2007 Cuma
Herşey O'na Dönüyor

Atomlardan büyük yıldızlara kadar her şeyin dönmesi, sürekli bir yeniliği ve tazelenmeyi beraberinde getiriyor. Bu dönüşlerle başkalaşım ve değişim gerçekleşiyor. Dünyanın kendi etrafında dönmesiyle gece-gündüz, güneşin etrafında dönmesiyle mevsimler meydana geliyor. Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönerken, ormanlar da yeşile, kızıla, sarıya dönüyor. Bazen de beyaz örtüsüne bürünüyor. Halden hale geçişler ve dönüşümler yaşanıyor.
İnsan kâinattaki her şeyle alâkadar olduğu için bu değişimler bizi doğrudan etkiliyor. Zaten kâinatın küçük bir özeti, numunesi olması cihetiyle insan da değişiyor ve dönüşüyor. Bir zamanlar dağınık iken ve bir vücut sahibi değil iken, bir kan pıhtısına dönüşüyor, sonra bir bebeğe, sonra bir çocuğa, çocukluktan da yetişkin genç bir insana dönüşüyor. Daha sonra yaşlılığa doğru dönüşüm devam ediyor.
Hayatın devamı için dönüşüm ve değişim şarttır diyebiliriz. Zira insanın bu dünyadaki görevi bu değişim içinde taallüm ve tekâmül etmektir. İnsan kabiliyet ve maneviyât yönünden de sürekli daha iyiye, daha güzele dönmeye müsaittir ve meyillidir. Ancak tembellikle yerimizde saydığımız vakitler müstesnâ.
Her şey dönüyor… Ve zaman da dönüyor, mekân da. Saniyeler, dakikalar, saatler dönüyor. Bahar dönüp dolaşıp yine geliyor. Kışın solan çiçeklerin yerine her baharda yeniden yenileri geliyor. Sonra aylar yıllara, yıllar asırlara dönüyor. Yarınlar bugün, bugünler dün oluyor. Ama dönüşüm devam ediyor.
Peki, bu dönüşümlerin mânâsı nedir, nereye bu dönüşler?
Kur’ân-ı Kerim’de birçok sûrede ısrarla “O’na döndürüleceksiniz” ifadesi yer alır. Bunlardan bazıları; “Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O'na döndürüleceksiniz.”1
De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.”2
“Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. Sonra da yalnız O'na döndürüleceksiniz.”3
Demek ki bu dönüşlerin hepsi O'nadır. Her şey bize adeta “Dönüş O'nadır” âyetlerinin tefsirini yapıyor. Her şey O'na gidiyor, yok olmuyor. Biz de bir Mevlevî gibi O'nun dairesinde dönerken, O'na dönüyoruz.
Biz O'nun mülkünün dışında bir yere gidemiyoruz, O'nun halkasından dışarı çıkamıyoruz. Hep O'na doğru dönüyoruz. Nasıl ki dünyamız bir an dönmeyi bıraksa büyük felâketlere yol açarsa, insan da Allah’a yönelişini, O'na dönüşünü bir an aksatsa çok büyük mânevî rahatsızlıklar yaşamasına, depresyon ve travmalar geçirmesine sebep oluyor. Üstelik kâinattaki her şey O'na doğru dönerken, insanın dönüşünü aksatması onu o büyük cemaatin halkasından geri bırakıyor. Sanki kervanın gerisinde kalmış, yolunu kaybetmiş gibi bir başına kalmasına sebep oluyor.
Yüzümüz ancak Kâbe’ye dönünce huzur buluyor… Başımız ancak secdeye deyince rahat ediyor. O’na doğru dönenin dünyası da Cennete dönüyor. O'na dönen yüzler nur’a dönüyor. Ve o nur ile parlıyor, güzelleşiyor. Rabbine dönenler Onun sıfatlarını yansıtan bir aynaya dönüyorlar. Zira dönülecek ne başka bir yön, ne de gidilecek bir yer vardır. Yersiz ve yönsüz kalmak istemiyorsak, O’na dönelim, O’na yönelelim.
Dipnotlar:
1- Bakara Sûresi: 28
2- Tevbe Sûresi: 105
3- Rum Sûresi: 11
yazan:Mehtap YILDIRIM
25 Aralık 2007 Salı
bu yollar nereye çıkar
bu yollar nereye çıkar,
hep mi gurbet, hep mi hasret...
yolcular hep mi yorgun?
hangi yolcu yok ki bir yarası olmasın,
hangi yolcu yok ki bir acı taşımasın..
hangi yolcu yok ki gözyaşı akmasın..
haydi acele edin yolcu kalmasın..
nereye gideceğimizi ben de bilmiyorum
yolumuza neresi çıkarsa artık..
belki çocuklara rastlarız yolda,
başlarını okşarız şeker veririz onlara,
belki yağmurlara tutuluruz ıslanırız..
belki kuşları görürüz bir cami avlusunda
onlara mısır atar oyalanırız...
belki de bir sahil kenarında dolaşırız..
gül bahçelerini görürsek onlara da uğrarız..
bir bilsem nereye gittiğimizi..
haydi acele edin yolcu kalmasın...
bu yolculuk içinizde kalmasın..
24 Aralık 2007 Pazartesi
Hoşgeldin ey mutluluk, huzur ve neşe..

Bayramın arkasında kaldı kederler, kara günler, zor günler.... Kurban bayramı ile birlikte kurban ettik kederlerimizi.. Ve umuda mutluluğa doğru açtık yelkenlerimizi...
Yolculuğumuz bu defa çok esrarengiz, daha önce hiç gidilmemiş, görülmemiş, bilinmemiş yerlere doğru sürüklüyor bizi. Artık acılarla dolu, yaralı bir yolcu olmak istemiyoruz. Çünkü bu yolun şartları ağır zaten, bir de şahsi yükler yüklenince zayıf omuzlara, nasıl geçer bu yolculuk?
Şimdi mutlu günlere hoşgeldin deme zamanı..
Bundan sonra da hiç kederlerin olduğu yerlere uğramayın... Hep neşeli yolculuklara çıkın.. Hep gül bahçelerinde dolaşın..
22 Aralık 2007 Cumartesi
gelecek bayramlara özlem

Kalplerimiz bir bayram sevincini daha yaşarken bir tarafımızda sevincini yaşayamadığımız, özlemini çektiğimiz eksik kalan yanlarımız da var. “Hayat Bayram Olsa” şarkısındaki temennî gibi hayat hep bayram olmuyor. Ya da büyüklerimize “Nerede o eski bayramlar” dedirten özlemleri de bize geçmiş bayramları geri getirmiyor. Öyleyse geçmiş bayramlara teessüflerle özlem duyacağımıza, neden kendimizi daha güzel bayramlar yaşamaya hazırlamayalım ki? Büyüklerimizin her bayram ah çekerek yaptığı bayram nostaljilerine karşı ben de gelecek daha güzel bayramları düşünmek istiyorum.
Öyle bayramlara zemin hazırlamalıyız ki, bizden sonra gelecek olan nesiller, “Ne günlere kaldık” yerine, “Ne güzel günlere geldik” diyebilsinler. Madem ki bizler cennetâsâ baharda geldik, bayramlarımız da baharımıza uygun bir şekilde kalp ve gönüllerimizde çiçekler açtırsın. Güzel kokuları, tatlı renkleri, sıcak duyguları ile dostluk ve kardeşliği pekiştirsin. Sosyal huzurun, toplumsal barışın tadı ve çeşnisi olsun.
Şimdi 21. yüzyılın bir bayram sabahının penceresinden gelecek bayramlara bakıyor gözlerim. Önce yakın çevremde tam bir muhabbet, sevgi, saygı ve birbirinde fani olmuş dostluk ve kardeşlik meltemleri esiyor. Kalpler huzurla, ruhlar sürurla dolmuş. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, komşu hakkı, misafir ve yolculara gösterilen ihtimam ve ikram gibi inancımızdan kaynaklanan güzellikler şelâlesi çağlıyor her tarafta. Kalpler kırılmıyor, gönüller incitilmiyor. Bayramlar bir tatil fırsatı olarak değil, gerçek bir yakınlaşma ve kaynaşma vesilesi olarak görülüyor.
Sonra nazarımın dairesini genişletiyor, beldeme, bölgeme ve ülkeme bakıyorum. Aynı güzelliklerin yansımasını bu geniş dairelerde de görüyorum. Sokaklarda gruplar halinde dolaşan gençler, önce büyüklerinin elini öpüyor, sonra da kimsesiz, yaşlı ve hasta insanları ziyaret ediyorlar. Gittikleri her yere sevgi, saygı ve ümit çiçeklerinden buketler bırakıyorlar. Kapısını çalacak kimsesi olmayan yaşlı bir teyze, karşısında elini öpmek için bekleyen bir grup genci görünce gözleri doluyor, sevincini gözyaşları ile dışa vuruyor.
Mahallî ve mülki idarelerin başkanları, tatil günlerinde de dairelerinde bulunuyor, halkın bayram tebriklerini kabul ediyorlar. Hatta bir belediye başkanı, bir kaymakam veya vali, evinden çıkamayacak kadar yaşlı, hasta ve fakir olan insanları evinde ziyaret ederek hediyeler takdim ediyor, onların yalnız olmadıklarını hissettiriyorlar. Böylece idare edenlerle idare edilenler arasında sağlam ve ebedî köprüler kuruluyor. Kurbanın anlamına uygun düşen bir yakınlaşma sağlanıyor.
Başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı gibi makamlar, gerçek sahipleri olan halka açılmış, her kesimden insan buralara rahatça girerek büyüklerinin bayramını tebrik ediyor, bu vesile ile devlete ve hükümete olan sadakatini göstermiş oluyor. Devletin başında bulunanlar da, aynı duyguları paylaşarak halk ile bütünleşiyorlar, o makamların bir hükümranlık makamı değil, hizmet mahalli olduğunu ifade ediyorlar. Yöneticiler “Benim halkım” diye halkı bağrına basarken, halk da “Benim devletim” diyerek devletine sahip çıkıyor.
Daireyi biraz daha genişlettiğimiz zaman da, koca bir İslâm âleminin aynı duygularla dolup taştığını görüyorum. Devletler arasında fizikî sınırlar olsa da, kalplerde hiçbir sınır ve sınırlama kalmamış, bütün gönüller Allah sevgisi, Peygamber aşkı ve Kur’ân nuru ile dolup taşıyor. Dünyanın öbür ucu olarak tabir edilen bir mekândaki bir Müslümanın sevgisini yanı başımızda hissediyoruz. Bir Filipinli kardeşimizin derdini, bir Somalili Müslümanın sıkıntısını, Bir Avustralyalı, bir Kanadalı veya bir Norveçli kardeşimizin sevincini, bir Filistinli çocuğun acısını yüreğimizde harman etmiş, hepsini kendi acımız, sevincimiz ve derdimiz olarak görüp paylaşıyoruz. Paylaştıkça acıların azaldığını, sevinç ve mutlulukların da arttığını görüyoruz.
Bu Kurban Bayramı, bana böyle bir kurbiyetin özlemini ve ümidini yaşatıyor. Aranızda bu düşüncelerimin bir ütopya olduğunu düşünenler olabilir. Ancak ümitvar olmalı ve gelecekteki o güzel günlere kendimizi hazırlamalıyız ki, “Ümitvâr olunuz ki, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır” müjdesine kavuşabilelim.
yazan:Mehtap Yıldırım
20 Aralık 2007 Perşembe
MUTLU BAYRAMLAR...


Kurban bayramınız mübarek olsun...
Kurban et bugün bütün olumsuzlukları, kederleri, acıları..
Kurban et bugün öfkeni, kırgınlıklarını,
Kurban et bugün üzüntülerini, dargınlıklarını...
Ve umuda doğru, mutluluklara doğru değiştir rotanı..
İşte böyle bayramlar da yaşanır bu yolculukta..
Yolcular birbirleriyle bayramlaşır..
Gurbette olanların burnunda tüter ana baba, kardeş özlemi..
Hasretler depreşir..
İnsan en sevdiklerinin yanında olmasını ister bayramlarda...
Sevdiklerinizle nice daha güzel bayramlara....
19 Aralık 2007 Çarşamba

Her şey değişir zamanla...
Aynı kalmaz acılar..
Bak nasıl değişiyor her an havalar, ağaçlar...
Geceler sabaha, kışlar bahara dönmüyor mu,
Öyleyse nasıl sende kalsın acılar, kederler...
Yitirme hayallerini, o zaman her şeyini kaybedersin..
Kaybetme gözbebeklerindeki ümitleri,
Behçet amcayı dinle ve sen hiç yarınlara bırakma sevgileri...
(Bu arada Behçet amca, Behçet Necatigil:))
18 Aralık 2007 Salı

Gün battı..Bir gün daha elimizden gitti. Gidene yapılacak bir şey yoktur. Ne mutlu en güzel bir şekilde değerlendirebilenlere..Ama yarın daha gelmedi. Yarın çok güzel bir gün olabilir... Gideceğimiz yeni menzillerimiz olabilir. Yarın daha gelmedi. Ama şu an yarının güzel geçmesi için dua edeceğimiz bir anımız var. Öyleyse ne duruyoruz... Yarının temellerini şu anda atalım. Yarın çok güzel olsun. Gideceğimiz yeni kıyılarımız olsun..
M.Y
hatırla yaradanını

“Ve sen yine denendiğinde ve yine kalbin daraldığında ve yine bütün kapılar kapandığında ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde, uzun uzun düşün ve hatırla Yaradanını! Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zumer Sûresi: 36.)
Ey nefsim!
Bir an olsun unutma Yaradanını… Sadece başına bir felâket geldiğinde değil, bir musibet ya da hastalığa maruz kaldığında değil, daima hatırla Onu. Zira Ondan uzak olunmaz, O bize her şeyden, herkesten yakın. Bizi Ondan başka her an gözeten, ihtiyaçlarımızı karşılayan var mı? Bize karşı sonsuz bir merhamet, kerem sahibi var mı? O bizi herkesten çok seviyor, bir an bile bizi yalnız bırakmıyor. Öyle ise sen de her an hatırla Yaradanını…
Bil ki, seni senden daha iyi tanıyan, daha iyi anlayan biri var. En gizli sırlarını bilen, halini gören biri var. Seni kendisine muhatap kabul eden, huzuruna dâvet eden yüceler yücesi biri var. Senin bütün duâlarına cevap veren sonsuz kudret sahibi biri var. Öyle ise sadece başın derde girdiğinde değil, her zaman hatırla Yaradanını. Gecelerde başını seccadene koyduğunda, içini Ona dök sessizce… Bırak damlasın gözyaşların, söndürsün kendi elinle yaktığın ateşleri… Nerede ve hangi şartta olursan ol, unutma Yaradanını.
Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, bir yağmur damlasında, güneşin doğuşunda, gecenin karanlığında, kâinatın her sayfasında, her satırında hatırla Onu. Her şeyde O’nun taklit edilmez imzasını, O’nun mührünü gör ve hatırla Yaradanını..
Şu çalkantılı dünyada kendini balığın karnındaki Yunus gibi hissettiğin zamanlar değil, her zaman hatırla Yaradanını. Çünkü her an öyle dehşetli bir haldesin unutma. O varsa her şey var, O yoksa hiçbir şey yok. Onunla her şey anlamlı, aydınlık, güzel. Onsuz her şey karanlık, mânâsız, hiçliğe gider. Onu hiç unutma ki, saraylara dönsün zindanların. Onu hiç unutma ki, nura gark olsun karanlıkların. Onu hiç unutma ki şifa bulsun yaraların.
Anadan, babadan, yardan ayrı kalınır da, Ondan ayrı kalınmaz. O bizi hiç bırakmaz. Öyle ise Sen de O’nun adını düşürme dilinden. Sevgisini eksik etme kalbinden. O senin her türlü ihtiyacına kâfî değil midir? Ondan gayrisi fani değil midir? Öyle ise her an hatırla Yaradanını…
Bak her şey ve herkes yavaş yavaş terk ediyor seni. En yakınlarının dostluğu bile kabir kapısına kadar sürüyor. Ondan başka var mı sana bâki bir dost? Seni kâinatın en şereflisi kabul eden, cennete namzet şerefli bir misafiri olarak ağırlayan, sana böyle paha biçilmez bir kıymet veren, sayısız ikramlarıyla sana kendini tanıtmaya ve sevdirmeye çalışan o Zât’ı sen de unutma. Tefekkür pencerelerinden O’nun esmâsının nakışlarını seyret. Onu hatırlamak için başına bir musibet gelmesini bekleyecek kadar nankör ve kör olma. Nereye baksan Onu gör, Onu düşün, Onu hatırla.
Ve hatırla Yaradanını… Hatırlanmaya en çok lâyık olan O değil midir? Söyle ey nefsim! Allah sana kâfi değil midir?
“Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
“Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.
“Biri talep et; başkaları lâyık değiller.
“Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
“Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.
“Biri söyle; Ona âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.” (17. Söz)
yazan:Mehtap YILDIRIM
ömür binasının düşen taşları

Hızla tükenen zamanımız karşısında ömrümüzün nerede ve ne zaman biteceğini bilmeden ilerliyoruz… Her gün bir taşı düşen ömrümüzün hangi taşını geri getirebildik? “Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere; / Can yatar gafil, binası oldu vîran bîhaber” diyen Niyaz-i Mısrî her gün bir parça kaybettiğimiz ömür sermayemiz karşısındaki gafletimizi ne güzel ifade etmiş.
Çoğu zaman ne için çalışmamız gerektiğini, vaktimizin ve nakdimizin ne kadar kısıtlı olduğunu unutup dünyanın işlerine dalıyoruz. Bu gaflet halinden ancak dünyanın bir sillesini yediğimiz zaman ya da acı yüzleriyle karşı karşıya geldiğimiz zaman uyanıyoruz. Ölümler, firaklar, hastalık ve yaşlılık gibi…
Bir zamanlar gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığını ifade eden Bediüzzaman Said Nursî de Niyaz-i Mısrî’nin yukarıdaki dizelerini hatırlayıp duygulanıyor: “Ruhumun hanesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden ayrılık zamanının yakınlaştığını hissettim” diyor.
Esasında her biten gün, her düşen yaprak, her ölüm bize de ayrılık zamanının yaklaştığını hatırlatmıyor mu? Hangi kelebek günlerce yaşadı, hangi çiçek mevsimlerce solmadan hayatta kaldı? Bir güldüysek bin ağlamadık mı? Hangimiz hayatın hep gülen yüzünü gördü? Kaybettiğimiz hangi fani geri döndü? Her şey hayatımızdan hızla akıp giderken, hangi birini tutabildik? Elimizdeki tek geçerli naktimiz olan vaktimizi nasılda faydasız ve geçici işlere sarf ederek tüketiyoruz?
Büyük şehirlerin merkezi yerlerinde kalan eski binaları bazı müteahhitler sahibinden alırlar ve yerine yeni ve modern apartmanlar yaparak bina sahibine de birkaç dairesini verirler ya. Kâinat mülkünün sahibi olan Rabbimiz de, bizim yıkılıp viran olacak ömür binamızı bizden almak ve yerine ebedî ve çok muhteşem saraylar vermek istiyor. Biz “Yok, olmaz, ben bu virânemi hiçbir şey karşılığında vermem” diye itiraz edersek, ne kadar divanelik etmiş oluruz değil mi? Zaten her gün harabe olmaya devam eden ve bir gün tamamen yıkılıp gidecek olan bu fâni ömrü, bâki olan bir ömürle değişmek, aklın, iz’ânın ve insafın gereği değil midir?
Yıkılmaya ve yok olmaya mahkûm olan ve zaten de tapusu bize ait olmayan beden mülkünü verip, yerine ebedî olan saadet sarayları almaya ne dersiniz? Elimizde bulunan cam parçalarını paha biçilmez elmaslarla değiştirmek akıllı bir alış veriş değil midir?
yazan:Mehtap YILDIRIM
GÜZ'ÜN GÜZEL YÜZÜ

Hayatımızın her döneminin, her yılının, her gününün hatta her ânının bizde bıraktığı izler ve hazlar vardır. Geleceğe doğru yol alırken arkamıza dönüp dünüp maziye bakmadan da edemeyiz. Tıpkı sonbahar yapraklarının savrulurken arada bir kuytu köşe bulduklarında geri dönmek istercesine durakladıkları gibi…
Her adımda biraz daha yorulduğumuzu hissederiz. Her köşe başında hayatın farklı renk tonlarıyla karşılaşırız. Gençlik bahar sarhoşluğu ile bir çırpıda geçerken, gelen yaz mevsimiyle avunuruz. Ama gözlerimiz hep baharın cıvıltılı renklerini ve seslerini arar. Sonra yaz perdesi de kapanır. Sahne dekoru güz’e döner. Kuru yapraklara basarken çıkan hışırtılar kim bilir neler anlatır bize. O sesi sadece kulağımızda değil kalbimizde duyarız, içimizde yaşarız.
Güzün hazin sesi, belki de ömrümüzce duyduğumuz en dokunaklı, en içli şarkıdır. Hercai papatyalar çok uzaklarda kalmıştır. Gül bülbülünden çoktan ayrılmış sararıp solmuştur. Geçen baharın ve yazın sadece enkazı kalmıştır. Ayrılık kokusu buram buram sarmıştır etrafı. Gözler nemli, gözler düşünceli, gözler sabit bir noktada kilitli… Kaybettiklerini arar gibi…
Her sonbaharda yaşanır bu duygular. İnsan müebbet bir muhabbetsizliğe hapsolduğu endişesine kapılır. Sararmış ve kızıla bakan tablolar neşesini kaçırır. Serin havalardan çok ayrılıklar üşütür içini. Her nefeste yalnızlığı soluklar insan. Belki de ilk defa kendini bu kadar çaresiz, bu kadar terkedilmiş hisseder. Güzün gelmesiyle içinde de birçok şeyin yıkıldığını, harap olduğunu, dağıldığını zanneder. Yapraklar gibi pürtelaş bir o yana bir bu yana gider adımları.
Bu duygular belki de bizi ihtiyarlık kışına hazırlayan antrenmanlardır. Hakikatte her şey güzel olduğuna göre, güzün diğer yüzünü çevirip güzelliklerini okuyabilmeli insan. Çürüyüp toprağa düşen her tohum, gelecek baharda gülümseyerek başını kaldıran bir canlı olacaktır. Şimdi çıplak kalan kuru dallar, yine yapraklarla, çiçeklerle bezenecektir. Baharın kıpırtıları yine içimizdeki kıpırtılara karışacak, bahçeler yine güllerle dolacaktır. Kuşlar yine neşe ile şakıyacaktır. Her taraf bir bayram yerine dönecek, vuslat neşe ile kutlanacaktır.
Güzün güzel yüzünden bunları okuyabiliyorsanız, ayrılıklardan şikâyet etmek yersiz ve gereksizdir. Bahara kavuşmanın yolu, güzden ve kıştan geçer.
Her adımda biraz daha yorulduğumuzu hissederiz. Her köşe başında hayatın farklı renk tonlarıyla karşılaşırız. Gençlik bahar sarhoşluğu ile bir çırpıda geçerken, gelen yaz mevsimiyle avunuruz. Ama gözlerimiz hep baharın cıvıltılı renklerini ve seslerini arar. Sonra yaz perdesi de kapanır. Sahne dekoru güz’e döner. Kuru yapraklara basarken çıkan hışırtılar kim bilir neler anlatır bize. O sesi sadece kulağımızda değil kalbimizde duyarız, içimizde yaşarız.
Güzün hazin sesi, belki de ömrümüzce duyduğumuz en dokunaklı, en içli şarkıdır. Hercai papatyalar çok uzaklarda kalmıştır. Gül bülbülünden çoktan ayrılmış sararıp solmuştur. Geçen baharın ve yazın sadece enkazı kalmıştır. Ayrılık kokusu buram buram sarmıştır etrafı. Gözler nemli, gözler düşünceli, gözler sabit bir noktada kilitli… Kaybettiklerini arar gibi…
Her sonbaharda yaşanır bu duygular. İnsan müebbet bir muhabbetsizliğe hapsolduğu endişesine kapılır. Sararmış ve kızıla bakan tablolar neşesini kaçırır. Serin havalardan çok ayrılıklar üşütür içini. Her nefeste yalnızlığı soluklar insan. Belki de ilk defa kendini bu kadar çaresiz, bu kadar terkedilmiş hisseder. Güzün gelmesiyle içinde de birçok şeyin yıkıldığını, harap olduğunu, dağıldığını zanneder. Yapraklar gibi pürtelaş bir o yana bir bu yana gider adımları.
Bu duygular belki de bizi ihtiyarlık kışına hazırlayan antrenmanlardır. Hakikatte her şey güzel olduğuna göre, güzün diğer yüzünü çevirip güzelliklerini okuyabilmeli insan. Çürüyüp toprağa düşen her tohum, gelecek baharda gülümseyerek başını kaldıran bir canlı olacaktır. Şimdi çıplak kalan kuru dallar, yine yapraklarla, çiçeklerle bezenecektir. Baharın kıpırtıları yine içimizdeki kıpırtılara karışacak, bahçeler yine güllerle dolacaktır. Kuşlar yine neşe ile şakıyacaktır. Her taraf bir bayram yerine dönecek, vuslat neşe ile kutlanacaktır.
Güzün güzel yüzünden bunları okuyabiliyorsanız, ayrılıklardan şikâyet etmek yersiz ve gereksizdir. Bahara kavuşmanın yolu, güzden ve kıştan geçer.
yazan:Mehtap YILDIRIM
hayat teknik bir hadise midir?

Hayattan çok şey bekledik bugüne kadar. Bu beklentileri manevî ve maddî olarak ikiye ayırabiliriz. Manevî değerlerimize; inanç, duygular, ahlâk, gelenek ve görenekler gibi faktörleri örnek verecek olursak, maddî unsurlara ise bilgi ve teknik sonucu elde edilen her şeyi örnek gösterebiliriz. Tekerlekten son model arabalara, taş baltadan bilgisayarlara kadar hepsi daha iyi, daha rahat şartlarda yaşamak içindi.
Burada vurgulanması gereken bir gerçek var ki, bilim ve tekniğin tarihi peygamberlerimizin mucizeleriyle başlamış ve ileride yapılabileceklere ışık tutmuştur. Birçok icadın piri peygamberler ve İslâm âlimleri olmuştur. Fakat onlar hayatlarındaki bu nimeti yaşamak için amaç olarak değil, araç olarak kullanmışlardır. Günümüz toplumlarında ise, teknoloji her konuda olduğu gibi insanların manevî değerleri üzerinde de baskın rol oynamakta. Bu da çoğu zaman kültür yozlaşmasını, ahlâkî çöküntüyü beraberinde getirmektedir. Buradan şu anlaşılmasın ki, "teknoloji zararlıdır." Aksine bir nimettir. Ateş yakıyor diye, ateş kötüdür diyemeyiz. İnsanlar ya da toplumlar teknoloji ile hayatları arasındaki dengeyi kuramadıkları zaman, manevî değerleri zarar görmektedir. Bizim hayatımızı kolaylaştırmak için teknolojiye hâkim olmamız gerekirken, teknoloji bizim hayatımıza hâkim olup hayatımızı zorlaştırmaktadır. Bu da yanlış kullanımından, amacının dışına çıkarılmasından kaynaklanmaktadır.
19. ve 20. yüzyıllarda teknolojinin açtığı problemlere karşı Batıda büyük tepkiler ve tartışmalar oluştuğunu çeşitli kaynaklardan biliyoruz. Meselâ İngiliz romancı, öğretmen ve rahip Samuel Butler, "makineler mi duyguları, yoksa duygular mı makineleri yok edecek?" sorusuyla geniş yankı uyandırmıştır. D. Bell ise, "İnançlarımızda yıkılma eğilimi her şeyden önce teknik ilerleme ve rasyonel planlama ile alâkalı olarak ortaya çıkan aşırı sekülerleşme (dinsizleşme) neticesidir" diyerek inançlarının yıkılmasını teknik ilerlemelere bağlamıştır. D.R. Hardman ise şöyle demiştir: "Birkaç genellemenin dışında bu hüküm doğrudur. Cehalet ve iştahın kötüye kullanılması, sadece ticaretle uğraşan maceraperestlerin servet yaptıkları bir faaliyet değildir. Hükümetler, belki de daha büyük ölçüde bu eylemin içindedirler. Max Weber de, teknoloji ve ilmin ilerlemesi ile insanın manevî güçlerden uzaklaştığı kanaatindedir.(1) Toplumlar teknolojiye sahip olma arzusu ile teknolojinin esiri olma çelişkisi arasında net bir düşünce geliştirmekte zorlanmışlardır.
Oysa ki, teknolojiye İslâmiyet'in bakış açısı nettir. Kur'ân-ı Kerimin günümüze hitap eden tefsirleri olan Risâle-i Nur'da çağımızın mimarı Bediüzzaman Said Nursî tekniği insanın aczine ve ihtiyacına binaen Allah'ın bir lütfu olarak açıklar. Ona göre teknik, medeniyetin istinad ettiği marifet (ilim), san'at ve ticaretten ibaret üç esasın san'at kısmını temsil eder. Bediüzzaman'a göre, Kur'ân-ı Kerim'de peygamberlerin mucizelerinden bahsedilmekle, Müslümanlar o mucizelerin benzerlerini ilim ve san'at (yani teknik) yoluyla elde etmeye teşvik edilmiş olmaktadır. Çünkü peygamberler, her hususta örnek alınacak uyulacak kimselerdir. Şöyle der: "Kur'ân-ı mucizu'l Beyân'ın en parlak âyetleri olan mucizât-ı enbiya âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil, belki onlar, maâni-yi irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Evet, mucizât-ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san'ât-ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor, en nihayet hedefleri tayin ediyor; beşerin arkasına dest-i teşviki vurup, o gayeye sevk ediyor"(2).
Bediüzzaman'a göre, peygamberlerin mazhar olduğu mucizeler, insanlığın fende ulaşacağı hedefleri gösterir. Peygamberler böylece, sadece manevî kemâli değil, maddî kemâli de temsil ederler.
Bediüzzaman, tekniğin elde edilmesinin gerekli olduğunu belirtmekle birlikte, bunun hayırda kullanılması gereğine dikkat çeker. Aksi takdirde, teknikten zarar görüleceğini belirtir. Eserlerinde çeşitli yerlerde bu konuya değinir. Nûr Âleminin Bir Anahtarı adlı risâlesinde bu husustaki düşüncesi şöyledir:
1. Medeniyet-i hâzıranın harikaları Allah'ın insanlara verdiği bir nimeti, bir lütfudur.
2. Öyleyse insanlık bu nimete şükretmelidir.
3. Bu teknik harikalara şükür, onların insanlığın hayrına kullanılmasıyla olur.
4. İnsanlar heva ve hevesleri, sefâhet ve eğlenceleri için kullanmaktadırlar.
5. Ceza olarak her teknik bir musibet getirmiştir ve getirecektir.
Evet, hayra kullanılmayan, yani şükürsüz kullanılan her teknik muhakkak bir ceza getirmiştir ve getirecektir. Bu tesbitleri göz önünde bulundurarak teknoloji hayatımıza daha fazla zarar vermeden tekrar düşünmeliyiz. Zira hayatımız, duygularımız teknoloji ürünlerinin reklâmlarındaki gibi tamamen tekniğe endeksli değildir. "Aşk teknik bir hadise midir?" diyor bir reklâm sloganında. Peki, hayat teknik bir hadise midir ki, makinelerin içinde biz de makineleşirken duygularımızı köreltelim? Hayatımızın her ânı değerli. Yapmak istediklerimiz çok, hayat ise kısa. Teknoloji; hayatımızı, duygularımızı, maneviyatımızı ele geçirip kendine esir etmeden biz onu ele geçirmeli, onu bir binek olarak kullanarak yolumuza son sürat devam etmeliyiz.
Kaynaklar:
1. Sorgulayan Denemeler-Bertrand Russell
2. Sözler s. 231, 20.söz
yazan:Mehtap Yıldırım
17 Aralık 2007 Pazartesi
BİR BAYRAM BEKLİYORUZ...
Bir bayram bekliyoruz, uzakların yakın olduğu, hasretlerin son bulduğu… Bir kaynaşma vesilesinin de tam manasıyla yerine getirileceği bir bayram bekliyoruz. Birbirimize sımsıkı sarıldığımız; aile, akrabalık ve kardeşlik, dostluk bağlarımızı daha da pekiştirdiğimiz bir bayram bekliyoruz…
Bu bayrama girerken dargınlıklar unutulsun, kalpten kalbe muhabbetten köprüler kurulsun istiyoruz. Gözyaşları dinsin, yaralar sarılsın istiyoruz..
Yaşlılarımız unutulmasın
Yaşlılarımız şekerlerini, çikolatalarını hazırlayıp pencere kenarında gözleri nemli beklemesin, erkenden haneleri evlat, akraba ve dostlarıyla dolsun istiyoruz. Gözlerinde sevinç parıltıları oluşsun, yüzlerinde tebessüm gülleri açsın istiyoruz. Ne mutlu yaşlılarımızı ihmal etmeyen, sadece bayramlarda değil her zaman sevindiren, hayır dualarını alan evlatlara, komşulara, dostlara…
Bayram bizi birbirimize yaklaştırsın
Bir bayram bekliyoruz, bizi Allah’a ve birbirimize yakın eden… Kalbî hastalıklarımızı tedavi eden… Eski bayramları aratmayan, hep bir öncekinden daha güzel bayramlar bekliyoruz.
Büyüklerimiz hep anlatırlar, ulaşımın bu günkü kadar kolay olmadığı yıllarda bile kar kış demeyip memleketlerine, akrabalarına ulaşmanın mücadelesi verirlermiş. Tebrik kartları haftalar önceden özenle seçilir, yazılır, zarflara koyularak hazırlanırmış. Şimdi hepimizde bir cep telefonu olmasına rağmen, bir aramak ya da mesaj yollamak bile ya unutuluyor ya da zor geliyor. Mesaj gönderilse bile hazır mesajlar tercih ediliyor ki fazla zahmetli olmasın.
Her türlü ulaşım aracının olduğu, hatta birçok kişinin özel aracı olduğu günümüzde ziyaretler eskiye göre daha da artmalıdır. Her şey bu kadar kolaylaşmışken akraba, komşu ve dostlarımızın ziyaretine gitmek çok mu masraflı ve yorucu olur? Oysa tatile gitmek için her masrafa ve yorgunluğa katlanılır.
Bayramda çocuklarla özel ilgilenilmeli
Bayram yakınlığını ve sıcaklığını tam manasıyla hissedeceğimiz bir bayram bekliyoruz. Çocukları sevindireceğimiz, onlarla yakından ilgilenip bayramların önemini hissettireceğimiz bir bayram yaşanmalı.
Son yıllarda gözlemlediğim bir şey var ki, büyüklerin çocuklara sadece şeker ve bol harçlık verip dışarıya göndermeleri ve çocukların internet kafeleri, oyun salonlarını doldurmalarıdır. Bayram çocuklar için sadece şeker ve para manasını taşımamalıdır. Onlarla özel olarak ilgilenilmeli, çocuk parklarına götürülmeli. Hep birlikte büyüklerin ziyaretine gidilmelidir.
Bayram demek, biraz da hüzün demek
Hep mutlu bayramlar bekliyoruz ama, bayramlar da biraz hüzün de oluyor. İnsan bayramlarda tüm sevdiklerini yanında görmek istiyor. Bu da mümkün olmadığı için, kaybettiği yakınlarını düşünüp üzülüyor, özlüyor. Ve ya gelemeyecek durumdaki dost ve yakınlarıyla birlikte olamaması hüzünlendiriyor.. Bir de gurbetteyse ve memleketine gidemediyse… Böyle bir bayramdan bahsetmek bile çok zor geliyor bana. Bu yüzden eğer etrafımızda böyle yalnız kalan komşu ve tanıdıklarımız varsa onları bu bayram hiç yalnız bırakmayalım. Sanki memleketinde, akrabalarının yanındaymış gibi hissettirelim.
Evet bir bayram bekliyoruz… Bu bayram öyle bir bayram olsun ki; hepimiz üzerimize düşen her şeyi tüm ayrıntısına kadar yerine getirelim. Hayallerimizdeki bayramlara gölge düşürmeyelim. Güzelliklerle dolu bir bayram geçirmeniz dileğiyle…
yazan:Mehtap YILDIRIM
16 Aralık 2007 Pazar
tutamadığımız zamanlar...

Hızla geçtiğimiz hayat yolunda, bizim sandığımız her şeyi geride bırakırız. Tutamayız, yanımızda götüremeyiz, saklayamayız. Zirâ hiçbiri bizim değildir. Ömür hızla giden bir trenin camından seyrettiğimiz kadardır. Açık olan camlardan elimizi uzatıp tutmaya, koparmaya çalıştığımız güllerin ancak acısı kalır yüreklerde, izi kalır dikenlerin kanattığı ellerde… Bir firakın acısını unutmadan bir diğeri başlar. Bir yara kapanmadan bir başkası açılır. Sahiplendiğimiz, çok sevdiğimiz her ne varsa onlardan mecburî olarak uzaklaşırız. Her şey birer birer geride kalır.
Önce çocukluğumuzdur uzaklarda kalan. Gün gelir hayal meyal hatırlanır oyunlar, oyuncaklar, çocukluk arkadaşlıkları… Bir özlemdir başlar. Ancak nafile… Geriye dönülmez. Sürekli ve mecburî bir ilerleme vardır bu yolculukta. Her şey bir kez yaşanır. Arkaya bakılmaz, yaşanılanlar tekrar yaşanmaz.
Bir zaman gelir ki, çocukluğumuzun özlemi henüz bitmemişken gençlik de elden gitmeye başlar. Yolun bundan sonrası yokuş aşağı gider. Aynalarda eski yüzümüzü ararken, saçlarımız da kefenine bürünmeye başlar. Tutamadığımız gençlikten geriye kalan, fotoğraf karelerine sığdırabildiğimiz görüntülerden ibarettir.
Her an bir şeylerimizi uzaklarda bırakıp yolumuza devam ettikçe bin parçaya bölünürüz, dağılırız. Omuzlarımıza çöken yük daha da ağırlaşır. Bu bizi yavaş yavaş kamburlaştırır. Birikmiş bütün acılar, boğazlarda düğümlenir. Boş kalan ellerde yara ve çiziklerden başka bir şey yoktur. Sonra eyvahlar, esefler, pişmanlıklar gözlerde yaş olur.
Her neyi sevsen, ne ile bir parça mutlu olsan akabinde uzaklaşıp gitmesi, lezzetlerin bitmesi daha da arttırır üzüntüleri. Ömür binlerce yarımlar bırakırken geride, içimizde hiç dolmayan, hiçbir şeyle tatmin olmayan koca bir boşluk bırakır. Yaşlılığın alâmetleri bedende tezâhür ederken ruhlarda hiçbir oyuncakla avutamadığımız bir çocuk bırakır.
Vücudumuzun yapı taşları birer birer düşerken, gece ve gündüzle törpülenen ömür ağacı da düşmeyi bekler. Bu zor yolculuğa bir de yaşlılık eklenince daha da yorulur insan.
Bir de bakar ki, akranları ve ahbapları teker teker hayat treninden inmiş. Yerine hiç tanımadığı, ilk kez gördüğü çocuklar binmiş. Ebedî yaşamak arzusu ile yanan kalbi şimdi ölümü arzu etmektedir. Sevdiklerine, dostlarına ebedî olarak kavuşmanın ve ebedî saadetin yolu, kabir kapısından geçmektedir. Ölüm bu zor şartlar altındaki yolculuğun sona ermesi ve rahata kavuşmaktır. Gözyaşlarının ve kanayan yaralarının sukûnet bulmasıdır. Orada lezzetler tamdır, hiçbir şey yarım kalmayacaktır. Orada üzüntü, keder yoktur. “Elemsiz lezzet, yalnız imandadır” sözü kalbine tam bir huzur verir. İman nimetini veren Rabbine şükreder.
Bunları düşünen yolcu, rahatlar. Sabır kuvvetini geçmişe ve geleceğe dağıtmaz. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” nidâsına kulak vererek, tam mânâsıyla Allah’a kul olur ve yol boyunca çektiği bütün sıkıntılardan, firakların açtığı bütün yaralarından kurtulur. Uzaklarda kalan her şey için de beyhude sızlanmaz. İleride ona en güzel sûrette tekrar verileceğini düşünüp tam bir emniyet ile yolculuğuna devam eder.
yazan:Mehtap YILDIRIM
her insan bir çocuk

İnsan olmanın sorumluluğu ve hayatın yükü karşısında ne kadar güçlü olmaya çalışsak da, kaç yaşında olursak olalım bir çocuk gibiyiz aslında. Her yaşta isteklerimiz var, hayallerimiz var. Oyuncağı elinden alındığında ağlayan çocuk misâli, kaybettiğimizde dünyaların başımıza yıkıldığı, bizim için önem arz eden dünyaya ait bağlarımız var. Halbuki bir gün bu dünyadan gideceğimizi ve dünyanın da bir gün bir kıyameti olacağını düşündüğümüzde durumumuz oyuncağı için ağlayan çocuktan farksız değil.
Bu kâinat içinde küçük nazlı bir çocuk gibi olmamızdandır ki, her şey bizim için yaratılmış, bizlere musahhar olmuş. Kâinat içindeki her şey biz insanların ihtiyaçlarını karşılamak için seferber olmuş, bir vazifeli memur gibi çalışıyorlar. Gördüğümüz bu yardımlar olmasa hayatımızı devam ettirmeye bir kuş ya da böcek kadar dahi muktedir olamayacağımız bir gerçek. Öyleyse, yaşıyorsak ve elde ettiğimiz ne varsa kendi iktidarımızla kazandığımızı ve hayatımızı kendi ilmimizle, gücümüzle devam ettirdiğimizi iddia edemeyiz. Demek ki acizliğimizde öyle bir kuvvet var ki tüm mevcudâtı etrafımızda döndürüyor. Yani bir çocuğun bir şey istemesiyle tüm ailenin çocuğun bu isteğini yerine getirmek için etrafında pervane olması gibi.
Evet, bir çocuktur insan... Bazen hâl diliyle anlatır isteklerini. Hüzünlü duruşuyla veya kalbinden gelip gözlerinden taşan damlalarla anlatır. Ya da bir çift minare misali iki avucunu semaya kaldırıp kelimelere döker isteklerini. Bilir ki onu duyan, hâlini bilen ve her arzusuna cevap veren biri var. Yani duâ etmekten, istemekten vazgeçmemeli insan. Ve kavuştuğu ve kavuşamadığı her isteği için, her haline şükretmeli insan. Çünkü biliyoruz ki, her duâmıza cevap veriliyor.
Ömrümüz, içimizdeki o hiç büyümeyen çocuğu avutmakla geçer. Renkli şekerlemelerin tadı kalır dillerde. Siyah beyaz fotoğraflardaki çocuk yüzlerde aranır masumiyet.. Hangi insana sorsan halini, bin ah işitirsin kalbinin derinliğinden gelen. Artık ne tahta beşik, ne çıngırak avutmaz, uyutmaz onu. Yürümeye başladığında düştüğü ve dizinin yara bere içinde kaldığı günleri de çoktan unutmuştur. Kanardı, ağlardı, annesi bir mendil ya da yazmasıyla sarardı. Çok geçmez önce kabuk bağlar sonra da izi bile kalmazdı. Şimdi her biri kalbinde bin bir yara açan dertlerini kimler sarsın? Çocuk ruhu tüm bunlara nasıl dayansın?
Merhamete, şefkate, muhabbete muhtaçtır insan. Bütün bunlara lâyıktır da.. Severse fazlasıyla sevilir. Merhamet ederse, misliyle ona da merhamet edilir. Her şey onun isteklerine göre verilir. Kundaktan kefene, beşikten mezara doğru giden yolculuğunda, dalından düşen meyvenin toprakta yeniden hayat bulması gibi, kalbindeki iman çekirdeğinin kabiliyetine göre yeşerir, sümbüllenir.
İçimizdeki çocuğu iyi yetiştirmek ve ona ebedî bir hayat kazandırmak için daima bir eğitimci gibi olmalıyız. Onu yönlendirmeli, ona sürekli güzel şeyler öğretmeliyiz. Kendimizi sevmeli, kendimizle yakından ilgilenmeliyiz. Unutmamalıyız ki, içimizdeki çocuğun bize ihtiyacı var.
yazan:Mehtap YILDIRIM
hayal gücü

Bilindiği üzere her şey hayal ile başlar. Albert Einstein “Hayal gücü, bilgiden çok daha önemlidir” der. Hayal etmediğimiz, gerçekleşmesi için istek duymadığımız bir düşüncemizi fiiliyâta geçirmekte ne kadar başarılı olabiliriz ki? İmkânsız zannettiğimiz başarılar güçlü hayallere tutunarak büyür ve gerçekleşir.
Bir tohumun toprak altındaki hayali, başını yeryüzüne kaldırmak, çiçekler açarak Cenâb-ı Allah’ın rahmet eserlerini yeryüzünde sergilemektir. Lisân-ı hâliyle der: “Allah’ım, ben küçücük aciz, kupkuru bir tohumum. Eğer izin verirsen, en büyük hayalim, isteğim yeryüzünde sümbüllenip neşv-ü nemâ bulmaktır. Bu hayalimi gerçekleştir ki, ben de varlığımla Senin varlığının bir delili, bir dellâlı olayım.” Her şeyi yaratan ve her şey Onun elinde olan Yaratıcımız da nice sayısız tohumların, çekirdeklerin bu duâlarını işitir ve onların en büyük hayallerini gerçekleştirir.
Çekirdekler, tohumlar filizlenirken önlerine çetin kayalar, taşlar gibi engeller de çıksa, onların güçlü arzusu, hayali karşısında paramparça olup onlara yol verirler. Ve incecik bir filiz kayanın ortasından geçip, başını gökyüzüne bir zafer kazanmış edasıyla kaldırarak bir mucizeyi gerçekleştirir.
Tırtılların en büyük hayali ise güzeller güzeli bir kelebek olmaktır. Bir tırtıl nice hayallerle kozasını sabırla örerek uzun bir sürenin ardından rengârenk kanatlı bir kelebek olarak dışarı çıkar. Artık en büyük hayali gerçekleşmiştir. Dağ bayır dolaşarak görenleri hayrette bırakıp “Allah ne güzel yaratmış” dedirtir. Bir gün de yaşasa, o hayalini gerçekleştirmiştir ya, artık ölse de gam yemez.
Ve her canlının, her zerrenin üzerinden kalkamayacağı mucizevî işleri başarması onların büyük hayalleri karşısında duydukları heyecan ve umuttur. İstek ve arzudur.
Biz insanların da hayalleri vardır. En küçük isteklerden, hayal gücümüzün ulaşabileceği her konuda sınırsız hayaller kurarız. Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir husus vardır ki, bize verilen bu duygu gereksiz kullanıldığında bunun adı “hayalperestlik” olur. Olur olmaz her şeyi hayal etmek, hem zaman, hem de düşünce israfâtına sebep olur. Aklı başında olan insan, faydasız ve olmayacak düşüncelere dikkatini ve zamanını sarfetmez. Hayaller, neticesinde muhakkak bir fayda getirecek nitelikte ve realist olmalıdır.
Vizyon ve misyon sahibi, himmet ve azim sahibi öyle insanlar vardır ki, onların hayalleri de büyüktür. Fatih’e henüz yirmi birinde İstanbul’u fethettiren güç, çocukluğundan beri İstanbul’u fethetmenin hayali ve planları değil midir?
Gerçekleştirdiği hayalleri ile sadece içinde bulunduğu asrı değil gelecek asırları da harekete geçiren zamanın mimarı Bediüzzaman Said Nursî de bir gün Tiflis’teki Şeyh San’an tepesinde etrafı seyredip din ve fen ilimlerinin bir arada okutulacağı medresenin hayalini kuruyordu. “Heyhat! Şaşarım senin ümidine” diyen Rus polisine “Ben de şaşarım senin aklına” diyerek Rusya’nın çökeceğini ve İslâmın inkişaf edeceğini, medresesinin yapılacağını söylüyordu.
Nur kahramanlarından Zübeyir Gündüzalp ise “Fikir, kendi başına kuvvet değildir. His ve heyecan onun muvaffak olabilmesi için muhtaç olduğu kuvvet menbâıdır. Fikrin mücadelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete ihtiyaç vardır. O da his ve heyecandır” der.
Öyleyse biz de fikirlerimizde başarılı olmak istiyorsak, gelin çok büyük ve çok güzel hayaller kuralım. Her güne başlarken yeni bir heyecanımız olsun. İleri görüşlü, vizyon ve misyon sahibi o kahramanların inanç, ümit, duâ, hayal, his ve heyecanları ile nasıl bugünlere geldiysek, bizim de başarılı olabilmemiz için heyecan dolu hayallere ihtiyacımız var.
yazan:Mehtap YILDIRIM
KÜRESEL DUA

Ne zamandır toprak ve bitkiler susuzdu. Zaman zaman az miktarda kısa süreli yağışlar olmuştu ama bu onların susuzluğuna kâfi gelmemişti. Bu düşüncelerle eve dönerken ağaçların gölgelediği yolu tercih etmiştim. Hava öyle sıcaktı ki, yağmur yağsa da hiçbir yere sığınmadan, kaçmadan öylece altında ıslansam diyordum. Ağaçlar da hafif hafif salınarak duâ ediyorlardı. Kiminin yapraklarına dokundum şefkatle, kiminin gövdesine. Güneşin sıcaklığı ile iyice ısınmışlardı. Belli ki suya ihtiyaçları vardı. Bir parça üzüntü duydum. Bizim hatalarımızdan dolayı bitkiler ve hayvanlar da zarar görüyor diye düşündüm. Zira küresel ısınmada onların hiçbir suçu yoktu. İçimden “Allah’ım ne olur bizim yüzümüzden bu masumları da susuz bırakma” dedim.
Eve yaklaştığımda gök gürültüleri ve bulutların arkasına gizlenen güneş, yağmurun yağacağını haber veriyordu. Sonra ilk damlayı yüzümde hissettim. İkinci, üçüncü derken sıklaşan damlalarla sevince boğuldum. Eve girdiğimde hemen penceremin önüne koştum. Yağmur gittikçe hızlanmış, âdeta bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Sokaklardan mazgallara doğru seller akıyordu. Hayatım boyunca bu kadar şiddetli yağmura şahit olmamıştım.
Allah’ın hazinesi öyle geniş ve sınırsızdı ki, bizim ihtiyaç duyduğumuz her şey fazlasıyla O’nda mevcuttu. Biz ise fakirliğimize ve acizliğimize rağmen çoğu zaman o sonsuz zenginlik sahibinden istemeyi unutuyorduk. O vermese bir damla suyu dahi gökten indirmeye gücümüz yeter miydi? Hem “Duâ edin, cevap vereyim” demiyor muydu? Bir kul “Ya Rabbi” dediğinde “Buyur ya kulum!” diyordu. “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” derken Kendini bize en yakın muhatap kılıyordu.
Zerrelerden gezegenlere her varlığın duâsını kabul eden, seslerini işiten, ihtiyaçlarını gözeten ve zamanında veren O’ydu. Bir karıncanın midesinin duâsını işiten ve ona en güzel şekilde cevap veren, ihtiyacını karşılayan Yaratıcımız nasıl olur da kâinatın en şerefli mahlûku olan insanın duâsını işitmez? Kâinatı ve içindekileri insanın hizmetine sunan Hâlıkımız, kalbimizden geçen en gizli arzularımızı dahi bilir, en ince ihtiyaçlarımızı dahi görür, en küçük fısıltılarımızı dahi işitir. Eğer yeteri kadar duâ etmiyorsak, her ihtiyacımızı Ondan istemiyorsak, Onun bu kudretini itham etmiş olmaz mıyız?
Duâ etmek, atomlardan yıldızlara, bitkilerden hayvanlara kadar bütün mahlûkat ile aramızda evrensel bir dildir. Zira bütün varlıklar duâ ediyor. Çiçekler duâ ediyor, böcekler duâ ediyor. Kuşlar duâ ediyor, ağaçlar duâ ediyor. Tohumlar duâ ediyor, rüzgârlar duâ ediyor. Bulutlar duâ ediyor, dağlar dua ediyor. Aklınıza ne gelirse, gördüğümüz ve göremediğimiz ne varsa dua ediyor.
Kâinat böyle büyük bir dua birliği içinde birbirlerine destek olarak en küçüğünden en büyüğüne kadar maksatlarına ulaşıyorlar. Birinin duası diğerini de etkiliyor. Çekirdeğin duâsı ağacı, ağacın duâsı havayı etkiliyor. Kâinatta her varlığın birbirini etkileyen duâsı ve hepsinin birbiri ile bir irtibatı var. Bu duâ silsilesi ile aralarında mükemmel bir dayanışma ve denge sağlanıyor. Bunlardan biri duâsını yapmasa veya unutacak olsa bu dengeye zarar vermiş olmaz mı? Olurdu elbette ancak onlardan hiçbiri duâ etmeyi unutmadı. Ama biz unuttuk. Kaynaklarımızı israf ederken, yeteri kadar kullanıp şükrünü eda etmeyi unuttuk. Belki çoğumuz ömründe bir ağaç dikmediği gibi, yeşil alanların azalmasında etkin rol oynadı. “Tek ben miyim sanki” diyerek verdiğimiz zararları görmezden geldik. Ta ki küresel felâketler kapımızın eşiğine gelinceye kadar. Neyse ki son yıllarda bütün ülkeler mavi küremizi korumaya yönelik tedbirler almaktalar. İnsanlarda bu bilincin uyanması çok güzel bir gelişme.
Dünyamızı korumaya yönelik çalışmalarda bütün dünya insanlarıyla birlik olduğumuz gibi duâda da birlik olmalıyız. Etnik kökeni, rengi, dili, dini ne olursa olsun her insan, bütün varlıklarla ortak paydamız olan duâ birliğine dâhil olmalıdır. Bu çalışmanın adına da “küresel duâ” diyebiliriz. Böylece hem fiilen hem de lisanen çalışarak dünyamızı felâketlerden koruyabiliriz.
Eve yaklaştığımda gök gürültüleri ve bulutların arkasına gizlenen güneş, yağmurun yağacağını haber veriyordu. Sonra ilk damlayı yüzümde hissettim. İkinci, üçüncü derken sıklaşan damlalarla sevince boğuldum. Eve girdiğimde hemen penceremin önüne koştum. Yağmur gittikçe hızlanmış, âdeta bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Sokaklardan mazgallara doğru seller akıyordu. Hayatım boyunca bu kadar şiddetli yağmura şahit olmamıştım.
Allah’ın hazinesi öyle geniş ve sınırsızdı ki, bizim ihtiyaç duyduğumuz her şey fazlasıyla O’nda mevcuttu. Biz ise fakirliğimize ve acizliğimize rağmen çoğu zaman o sonsuz zenginlik sahibinden istemeyi unutuyorduk. O vermese bir damla suyu dahi gökten indirmeye gücümüz yeter miydi? Hem “Duâ edin, cevap vereyim” demiyor muydu? Bir kul “Ya Rabbi” dediğinde “Buyur ya kulum!” diyordu. “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” derken Kendini bize en yakın muhatap kılıyordu.
Zerrelerden gezegenlere her varlığın duâsını kabul eden, seslerini işiten, ihtiyaçlarını gözeten ve zamanında veren O’ydu. Bir karıncanın midesinin duâsını işiten ve ona en güzel şekilde cevap veren, ihtiyacını karşılayan Yaratıcımız nasıl olur da kâinatın en şerefli mahlûku olan insanın duâsını işitmez? Kâinatı ve içindekileri insanın hizmetine sunan Hâlıkımız, kalbimizden geçen en gizli arzularımızı dahi bilir, en ince ihtiyaçlarımızı dahi görür, en küçük fısıltılarımızı dahi işitir. Eğer yeteri kadar duâ etmiyorsak, her ihtiyacımızı Ondan istemiyorsak, Onun bu kudretini itham etmiş olmaz mıyız?
Duâ etmek, atomlardan yıldızlara, bitkilerden hayvanlara kadar bütün mahlûkat ile aramızda evrensel bir dildir. Zira bütün varlıklar duâ ediyor. Çiçekler duâ ediyor, böcekler duâ ediyor. Kuşlar duâ ediyor, ağaçlar duâ ediyor. Tohumlar duâ ediyor, rüzgârlar duâ ediyor. Bulutlar duâ ediyor, dağlar dua ediyor. Aklınıza ne gelirse, gördüğümüz ve göremediğimiz ne varsa dua ediyor.
Kâinat böyle büyük bir dua birliği içinde birbirlerine destek olarak en küçüğünden en büyüğüne kadar maksatlarına ulaşıyorlar. Birinin duası diğerini de etkiliyor. Çekirdeğin duâsı ağacı, ağacın duâsı havayı etkiliyor. Kâinatta her varlığın birbirini etkileyen duâsı ve hepsinin birbiri ile bir irtibatı var. Bu duâ silsilesi ile aralarında mükemmel bir dayanışma ve denge sağlanıyor. Bunlardan biri duâsını yapmasa veya unutacak olsa bu dengeye zarar vermiş olmaz mı? Olurdu elbette ancak onlardan hiçbiri duâ etmeyi unutmadı. Ama biz unuttuk. Kaynaklarımızı israf ederken, yeteri kadar kullanıp şükrünü eda etmeyi unuttuk. Belki çoğumuz ömründe bir ağaç dikmediği gibi, yeşil alanların azalmasında etkin rol oynadı. “Tek ben miyim sanki” diyerek verdiğimiz zararları görmezden geldik. Ta ki küresel felâketler kapımızın eşiğine gelinceye kadar. Neyse ki son yıllarda bütün ülkeler mavi küremizi korumaya yönelik tedbirler almaktalar. İnsanlarda bu bilincin uyanması çok güzel bir gelişme.
Dünyamızı korumaya yönelik çalışmalarda bütün dünya insanlarıyla birlik olduğumuz gibi duâda da birlik olmalıyız. Etnik kökeni, rengi, dili, dini ne olursa olsun her insan, bütün varlıklarla ortak paydamız olan duâ birliğine dâhil olmalıdır. Bu çalışmanın adına da “küresel duâ” diyebiliriz. Böylece hem fiilen hem de lisanen çalışarak dünyamızı felâketlerden koruyabiliriz.
yazan:Mehtap YILDIRIM
YENİ BİR GÜN, YENİ BİR FIRSAT

Yepyeni bir gün doğuyordu. Güneşin kızıllığı âdeta çatırdayarak çıkmaya çalışıyordu dağların ardından. Kuşlar bir anda harekete geçiyor, cıvıltılarıyla karşılıyorlardı yeni günü. Geceden kalan ışıklar sönüyor ve sabah oluyordu. Yeni bir umut doğuyordu bir şeyler yapabilmek için... Yeni bir fırsat veriliyordu elimize, yarım kalan işlerimizi tamamlayabilmek için. Kırdıklarımızı tamir edebilmek için... Bir faaliyet başlıyordu etrafta, yeniden, bizim için. Güneşin sıcaklığı ve havanın kokusu, taze ekmek kokusu gibi yayılıyordu etrafa bir Haziran sabahında…
Geride kalmıştı karanlık. Sabah olmuştu. Yeni bir gün doğmuştu. Önümüzde koskoca bir gün vardı. Yaşamamız için bir imkân daha doğmuştu güneşin doğuşuyla. Bir gün daha yaşanacaktı acısıyla tatlısıyla… Kimilerinin en mutlu günü olacaktı belki. Kimilerininse en acı günü. Kimilerinin dünyadaki son günü olacaktı belki. Kimileri içinse bugün yeni başlayacaktı hayat. Bugün de bir sürü olaylar olacaktı dünyanın her yerinde. Yazarlar yeni bir şeyler yazacaklardı. Kimileri gündemi yakalamaya çalışacaktı bir ucundan. İnsanlar yine gazete okuyacaktı kahvaltı sofrasında ya da işe giderken metroda, otobüste... Muhakkak siyasî meseleler tartışılacaktı kahvehane köşelerinde. Yani her günkü gibi. Fakat bu gün farklı bir gün. Yeni bir gün. Öyleyse bugün dünden farklı olmalı. Dün yaptığı hataları bugün yapmamalı insan. Dün üzdüklerinden bugün özür dileyebilmeli. Özür dileyenleri bugün affedebilmeli insan. Bugün her günden farklı olmalı, farklı yaşanmalı. Bugün dünden daha güzel olmalı.
Eve her gün dönülen yoldan değil de farklı bir yoldan dönülebilir meselâ. Kim bilir belki yeni insanlara selâm verip yeni insanlarla karşılaşmak, tanışmak fırsatını yakalayabiliriz. Sevdikleri için daha farklı şeyler yapabilir insan. Mektup yazabilir, şiir yazabilir meselâ. Onlara değerli ve önemli oldukları, bir şekilde hissettirilebilir. Çünkü bugün yeni bir gün ve onları yarın görememe ihtimali de var.
Bugün yeni fikirleri olmalı insanın. Yeni düşünceleri, yeni hayalleri, yeni hedefleri... Bugün yeni bir şeyler öğrenmeli. Ve yeni bir şeyler öğretmeli. Yeni bir şeyler bırakmalı hayata, geleceğe... Bak yeni bir çiçek başkaldırmış göğe umutla, incecik narin cüssesine aldırmadan. Bak karıncaya, yine iş başında. Her an her şeyden öğrenecek bir şeyleri olmalı insanın. Bugün muhakkak farklı olsun dünden. Yarın anlatacak güzel anılarınız olsun. Farklı yönlerden bakın bugün hayata. Küçük değişiklikler yapın. Ayrıntıları atlamayın. Daha dikkatli bakın etrafa. Yeni kapılar aralayın. Belki bu kapı hayatınızın en önemli, en anlamlı yoluna çıkacak. Çoğu günler unuttuğunuz kendinizin değerini bugün yeniden hatırlayın. Kendinize önem verin, değer verin ve her gün kendinize bir şeyler katarak her gün bu değerinizi katlayın. Her gün yeni bir şeyler istemekten, yani dua etmekten çekinmeyin. Her gün bize yeni bir gün veren, her şeyi her gün bizim için yeniden var eden ve hayatımızı devam ettiren Yaratıcımız elbette bütün isteklerimize, dualarımıza cevap veriyor ve verecektir de! Bugünümüz dünden, yarınımız bugünden güzel geçsin..
Geride kalmıştı karanlık. Sabah olmuştu. Yeni bir gün doğmuştu. Önümüzde koskoca bir gün vardı. Yaşamamız için bir imkân daha doğmuştu güneşin doğuşuyla. Bir gün daha yaşanacaktı acısıyla tatlısıyla… Kimilerinin en mutlu günü olacaktı belki. Kimilerininse en acı günü. Kimilerinin dünyadaki son günü olacaktı belki. Kimileri içinse bugün yeni başlayacaktı hayat. Bugün de bir sürü olaylar olacaktı dünyanın her yerinde. Yazarlar yeni bir şeyler yazacaklardı. Kimileri gündemi yakalamaya çalışacaktı bir ucundan. İnsanlar yine gazete okuyacaktı kahvaltı sofrasında ya da işe giderken metroda, otobüste... Muhakkak siyasî meseleler tartışılacaktı kahvehane köşelerinde. Yani her günkü gibi. Fakat bu gün farklı bir gün. Yeni bir gün. Öyleyse bugün dünden farklı olmalı. Dün yaptığı hataları bugün yapmamalı insan. Dün üzdüklerinden bugün özür dileyebilmeli. Özür dileyenleri bugün affedebilmeli insan. Bugün her günden farklı olmalı, farklı yaşanmalı. Bugün dünden daha güzel olmalı.
Eve her gün dönülen yoldan değil de farklı bir yoldan dönülebilir meselâ. Kim bilir belki yeni insanlara selâm verip yeni insanlarla karşılaşmak, tanışmak fırsatını yakalayabiliriz. Sevdikleri için daha farklı şeyler yapabilir insan. Mektup yazabilir, şiir yazabilir meselâ. Onlara değerli ve önemli oldukları, bir şekilde hissettirilebilir. Çünkü bugün yeni bir gün ve onları yarın görememe ihtimali de var.
Bugün yeni fikirleri olmalı insanın. Yeni düşünceleri, yeni hayalleri, yeni hedefleri... Bugün yeni bir şeyler öğrenmeli. Ve yeni bir şeyler öğretmeli. Yeni bir şeyler bırakmalı hayata, geleceğe... Bak yeni bir çiçek başkaldırmış göğe umutla, incecik narin cüssesine aldırmadan. Bak karıncaya, yine iş başında. Her an her şeyden öğrenecek bir şeyleri olmalı insanın. Bugün muhakkak farklı olsun dünden. Yarın anlatacak güzel anılarınız olsun. Farklı yönlerden bakın bugün hayata. Küçük değişiklikler yapın. Ayrıntıları atlamayın. Daha dikkatli bakın etrafa. Yeni kapılar aralayın. Belki bu kapı hayatınızın en önemli, en anlamlı yoluna çıkacak. Çoğu günler unuttuğunuz kendinizin değerini bugün yeniden hatırlayın. Kendinize önem verin, değer verin ve her gün kendinize bir şeyler katarak her gün bu değerinizi katlayın. Her gün yeni bir şeyler istemekten, yani dua etmekten çekinmeyin. Her gün bize yeni bir gün veren, her şeyi her gün bizim için yeniden var eden ve hayatımızı devam ettiren Yaratıcımız elbette bütün isteklerimize, dualarımıza cevap veriyor ve verecektir de! Bugünümüz dünden, yarınımız bugünden güzel geçsin..
yazan:Mehtap YILDIRIM
gurbetin hüznü

Yalnızdır insan kalabalıklarda bile...
Dünyaya gelirken de yalnız, giderken de yalnız gideriz. Bazen bir metropolde yüzlerce telâşlı çehreden biridir insan. Bazense Anadolu’nun bir kasabasında içten gülen bir yüzdür. Ama yalnızdır, gariptir, yolcudur, nerede ve kimlerle olursa olsun.
Bir çoğumuz gurbette olmasak da, konakladığımız bir han misâlindeki dünyada gurbetteyizdir. Memleket itibariyle gurbette olanlar için ise, gurbet içinde gurbettir yaşamak. Lacivert bir denizin içinde yalnız yüzen yıldız gemilerinden biridir dünyamız. Belki o da aynı hüzünden muztariptir kimbilir..
Ailemiz, arkadaşlarımız ve bir sosyal çevremiz olsa da, kendimizle baş başa kaldığımızda ne kadar yalnız olduğumuzu anlarız. Bazen yakınlarımızı kaybetmenin hüznü, bazen ömrümüzün bir yılını daha geride bırakmanın hüznü çöreklenir yüreğimize. Yaşı kemale erenler içinse saçına düşen ilk ak, ya da yüzüne düşen ilk çizgi habercisidir dünyadan ayrılacağının... Genç olsun yaşlı olsun uzaklara dalıp giden gözlerde hep bir şeylerin hasreti vardır, hüznü vardır..
Dünyanın servetine sahip de olsa fakirdir insan.. Bir süre konaklamak için geldiği bu handa, bu gurbet elde neyi sahiplenebilir ki? Fakir olduğu kadar da acizdir insan. Ne kadar saklasa da, içten içe bir hüzün vardır yüreğinde. Endişeler taşır, korkuları vardır. En sevdiklerinden ayrılmak, en güzel günlerinin bitmesi kalbinin derinliklerinde bir sızı olarak kalır. Bu bakımdan insan için zordur yaşamak.. Bir çiçeğin solması bile yüreğini sızlatır. Bir yaprağın titreyerek düşmesi kalbini titretir. Özlem duyar geçmişine, kaybettiklerine... Bazen iki damla yaş olur gözlerinde, bazen acı bir sessizlik...
Bazen bir otobüsün ardından el sallamaktır gurbetin hüznü... Hem giden ağlar, hem geride kalan. İnsan kalbi dayanamaz ki... Mümkün mü acı çekmeden, gözyaşı dökmeden yaşamak?
Paylaşılmaz kimseyle bu gurbetin hüznü, yalnızlığı. Ne ana baba ile, ne kardeşle... Ne eş, ne dost çare olmaz bu derde..
Böyle bir ruh halinde penceremden bakarken, biri gelip bir süre balkonda konaklıyor. Sanki o da aynı düşüncelerde, o da yalnız. Sonra dağlar gözüme çarpıyor. Yıllar yılı dimdik duran, başı eğilmez dağlar. Bakıyorum ki onlar da derin bir düşünce içinde. Bir grup ağaç var ama her biri ayrı bir duruş içinde. Her şey tek başına bu kalabalık içinde.
Hayatın hüznünü derinden hissederken; her şeyin sahibi Allah’ın, herkesi, her şeyi idare ediyor olması, sonsuz şefkati ve rahmetiyle kâinatı kuşatıyor olması bana bir teselli oluyor. Aydınlık bir kapı aralanıyor hüzünlü gözlerimde. Allah sevgisini kalbimde, damarlarımda hissediyorum. “Ben kuluma şah damarından daha da yakınım” demiyor muydu? Anladım ki, bu hüznün ilacı, bu yalnızlığın çaresi ancak Ona güvenmek, Ona dayanmakla mümkün. Beni anlayan cevap veren biri vardı artık. Her şeyin sahibi Yaratıcımız her şeyi aynı anda gözetip idare ediyor ve hiçbir şeyi yalnız bırakmıyordu. Sevgisiyle, merhametiyle, sonsuz ikramıyla, sonsuz rahmetiyle her an hepimizin, her şeyin imdadına yetişen, duâlarımıza cevap veren Rabbimize şükürler olsun.
yazan:Mehtap YILDIRIM
15 Aralık 2007 Cumartesi
zengin medeniyetin fakir çocukları

Öyle bir zamanın içindeyiz ki, basit ve kalitesiz hayatlara talip olduk farkında olmadan. Teknolojinin her alanda hayatımızı kuşatması, kıt'aları birbirine yaklaştırırken insanları birbirinden uzaklaştırmış durumda. Hangimizin kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşadığı anlar olmuyor ki? Biz dostlarımızı ihmal ettikçe bizler de ihmal edildik. Biz aramadıkça, bizi de arayan olmadı. Biz yazmadıkça bize de yazan olmadı. Biz gidip birilerinin kapısını çalmadıkça bizimde kapımızı çalan olmadı. Teknoloji zengini ama sevgi-dostluk-vefâ fukarası çocuklar olarak hep özendik büyüklerimizin geçmiş zaman hikâyelerine. Halbuki onlar da her fırsatta bize “Biz bu imkânların hiçbirine sahip değildik, sizler çok şanslısınız” diyorlardı. Biz ise, imkânlar içinde imkânsızlıkları yaşıyor, varlık içinde yokluğu yaşıyorduk.
Bugün bir çoğumuzun elinin altında bulunan bilgisayarlar, birbirimizle olan iletişimimizi kolaylaştırıyor ama çoğu zaman en yakınlarımıza bile kısaltılmış kelimelerle yazılmış bir iki cümlelik elektronik postalar atmakla yetiniyorduk. Bahanemiz yoktu. Çünkü zamanımız da vardı, imkânımız da. Hangimiz bir dostuna üşenmeden uzun uzun destansı bir mektup yazdı ki? Tabiî yazmadığımız için böyle güzel mektuplar almaktan da mahrum kaldık. Babamın askerdeyken anneme yazdığı mektuplar ve annemin de babama yazdığı mektuplar eskimiş tahta çantaların içinde durur hâlâ. Zarfından mektup kâğıdına ve kullanılan kalemin mürekkebine kadar özenle seçilmiş, kat izlerinin olduğu yerler yer yer yırtılmış mektuplar... Her satırında san'atkârâne bir üslûp; derin bir muhabbetin içinde de saygı ve edep barındığı için bugün çocuklarının okumasından da hicap duymazlar. Birbirinden anlamlı ve güzel hitap kelimeleriyle başlanmış, zengin bir kelime dağarcığıyla yazılmış mektuplar... Evet şimdi biz şanslıyız, çünkü bilgisayarlarımız var! Biz hiç sevdiğimiz birine mektup göndermek için zarf ve mektup kâğıdı almak üzere yollara düşmedik karda, yağmurda, ayazda. Kim katlanırdı ki o zahmete! Sonra hadi katlandık ve aldık diyelim. Kim yazacak? Ne yazacak? Sonra kim gidecek postaneye mektubu bırakmaya? Bunun bir de cevap beklemesi var... Zor iş... Bize göre değil. Hadi bunlar bize göre değil diyelim, ya elimizdeki son teknolojik imkânlar? Bunlarda mı bize göre değil? Zaten bildiğimiz çok az kelime var (çoğu da yabancı) bunları dahi kısalta kısalta anlamsız “mail”ler attık birbirimize. Kısaca mail diyoruz, ama elektronik posta dememiz gerekiyor.
Evet, öyle bir zamanın içindeyiz ki, ortaokul-lise öğrencisi gençler cep telefonu modeli ve markalı kıyafet yarışındayken öğrencilik vazifelerini unutmuş durumdalar. Çocuklarının bu durumundan şikâyetçi olan anne babaların da, bu konuda onlara kızmaya pek hakkı yoktur esâsında. Zirâ aynı gün baba da belki arabasını bir üst model arabayla yenilemiştir. Durumu, cep telefonunu bir üst modelle değiştirmek isteyen çocuğundan farksızdır. Anne de o gün hiç ihtiyaçları yokken mobilyalarını en son moda olanla yenilemiştir belki. Bu açıdan bakıldığında bu zamanın çocuklarını derslerinden, okullarından geri bırakan küçük oyuncakları olduğu gibi, büyüklerin de onları çocuklarına gösterecekleri ilgiden şefkatten uzak bırakan büyük oyuncakları oldu. Medeniyetin bu oyuncakları gözleri öyle kör etmişti ki, göz gözü görmüyordu. Aile içinde bile, televizyon programlarından gözlerini alamayan hanım, eşini ve çocuklarını görmezken; bilgisayar oyunlarından gözünü alamayan çocuklar da anne ve babalarını, okullarını, derslerini görmediler. Asansörde, otobüste, vapurda bir araya gelen insanlar da sanki hepsi ayrı dünyadanmış gibi birbirleriyle göz göze gelmekten kaçındılar. Bir merhabayı ya da gülümsemeyi çok görüp kimisi cep telefonuyla oynarken, kimisi de laptopuyla ilgilendi.
Eğer birçok imkâna sahip olmamıza rağmen, hiç sahip olamadığımız şeyler için üzüntü duyuyorsak bir yerlerde hata yapıyoruz demektir. Zirâ medeniyetin harikaları bizler için bir nimettir. Ve biliriz ki her nimet şükür ister. Şükür ise bu nimetlerin insanlığın hayrına kullanılmasıyla yerine getirilebilir. Günümüzde ise insanlar bu nimetleri maalesef daha ziyade hevâ ve hevesleri, sefahat ve eğlenceleri için kullanmaktadırlar. Hayra kullanılmayan yani şükürsüz sarfedilen her nimet de muhakkak bir musibet ya da zarar verecektir. Bunları düşününce neden imkânlar içinde imkânsızlıkları yaşadığımızı, neden çareler içinde çaresiz kaldığımızı daha iyi anlıyoruz. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna ulaşabilecek kadar özgürken, bir duvar yanımızdaki kardeşimizden uzak kalacak kadar dört duvar aralarındaki esaretimizi; teknoloji zengini iken sevgi, kardeşlik, vefa ve maneviyât fakirliğimizi şimdi daha iyi anlıyoruz. Zengin medeniyetin fakir çocukları olarak sanırım bir süre daha hiç yaşamadığımız zenginliklere özlem duyacağız.
Bugün bir çoğumuzun elinin altında bulunan bilgisayarlar, birbirimizle olan iletişimimizi kolaylaştırıyor ama çoğu zaman en yakınlarımıza bile kısaltılmış kelimelerle yazılmış bir iki cümlelik elektronik postalar atmakla yetiniyorduk. Bahanemiz yoktu. Çünkü zamanımız da vardı, imkânımız da. Hangimiz bir dostuna üşenmeden uzun uzun destansı bir mektup yazdı ki? Tabiî yazmadığımız için böyle güzel mektuplar almaktan da mahrum kaldık. Babamın askerdeyken anneme yazdığı mektuplar ve annemin de babama yazdığı mektuplar eskimiş tahta çantaların içinde durur hâlâ. Zarfından mektup kâğıdına ve kullanılan kalemin mürekkebine kadar özenle seçilmiş, kat izlerinin olduğu yerler yer yer yırtılmış mektuplar... Her satırında san'atkârâne bir üslûp; derin bir muhabbetin içinde de saygı ve edep barındığı için bugün çocuklarının okumasından da hicap duymazlar. Birbirinden anlamlı ve güzel hitap kelimeleriyle başlanmış, zengin bir kelime dağarcığıyla yazılmış mektuplar... Evet şimdi biz şanslıyız, çünkü bilgisayarlarımız var! Biz hiç sevdiğimiz birine mektup göndermek için zarf ve mektup kâğıdı almak üzere yollara düşmedik karda, yağmurda, ayazda. Kim katlanırdı ki o zahmete! Sonra hadi katlandık ve aldık diyelim. Kim yazacak? Ne yazacak? Sonra kim gidecek postaneye mektubu bırakmaya? Bunun bir de cevap beklemesi var... Zor iş... Bize göre değil. Hadi bunlar bize göre değil diyelim, ya elimizdeki son teknolojik imkânlar? Bunlarda mı bize göre değil? Zaten bildiğimiz çok az kelime var (çoğu da yabancı) bunları dahi kısalta kısalta anlamsız “mail”ler attık birbirimize. Kısaca mail diyoruz, ama elektronik posta dememiz gerekiyor.
Evet, öyle bir zamanın içindeyiz ki, ortaokul-lise öğrencisi gençler cep telefonu modeli ve markalı kıyafet yarışındayken öğrencilik vazifelerini unutmuş durumdalar. Çocuklarının bu durumundan şikâyetçi olan anne babaların da, bu konuda onlara kızmaya pek hakkı yoktur esâsında. Zirâ aynı gün baba da belki arabasını bir üst model arabayla yenilemiştir. Durumu, cep telefonunu bir üst modelle değiştirmek isteyen çocuğundan farksızdır. Anne de o gün hiç ihtiyaçları yokken mobilyalarını en son moda olanla yenilemiştir belki. Bu açıdan bakıldığında bu zamanın çocuklarını derslerinden, okullarından geri bırakan küçük oyuncakları olduğu gibi, büyüklerin de onları çocuklarına gösterecekleri ilgiden şefkatten uzak bırakan büyük oyuncakları oldu. Medeniyetin bu oyuncakları gözleri öyle kör etmişti ki, göz gözü görmüyordu. Aile içinde bile, televizyon programlarından gözlerini alamayan hanım, eşini ve çocuklarını görmezken; bilgisayar oyunlarından gözünü alamayan çocuklar da anne ve babalarını, okullarını, derslerini görmediler. Asansörde, otobüste, vapurda bir araya gelen insanlar da sanki hepsi ayrı dünyadanmış gibi birbirleriyle göz göze gelmekten kaçındılar. Bir merhabayı ya da gülümsemeyi çok görüp kimisi cep telefonuyla oynarken, kimisi de laptopuyla ilgilendi.
Eğer birçok imkâna sahip olmamıza rağmen, hiç sahip olamadığımız şeyler için üzüntü duyuyorsak bir yerlerde hata yapıyoruz demektir. Zirâ medeniyetin harikaları bizler için bir nimettir. Ve biliriz ki her nimet şükür ister. Şükür ise bu nimetlerin insanlığın hayrına kullanılmasıyla yerine getirilebilir. Günümüzde ise insanlar bu nimetleri maalesef daha ziyade hevâ ve hevesleri, sefahat ve eğlenceleri için kullanmaktadırlar. Hayra kullanılmayan yani şükürsüz sarfedilen her nimet de muhakkak bir musibet ya da zarar verecektir. Bunları düşününce neden imkânlar içinde imkânsızlıkları yaşadığımızı, neden çareler içinde çaresiz kaldığımızı daha iyi anlıyoruz. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna ulaşabilecek kadar özgürken, bir duvar yanımızdaki kardeşimizden uzak kalacak kadar dört duvar aralarındaki esaretimizi; teknoloji zengini iken sevgi, kardeşlik, vefa ve maneviyât fakirliğimizi şimdi daha iyi anlıyoruz. Zengin medeniyetin fakir çocukları olarak sanırım bir süre daha hiç yaşamadığımız zenginliklere özlem duyacağız.
yazan:Mehtap YILDIRIM
Hayatımıza Format Atalım

Hayatımızın ne kadar değerli olduğunu bilmemize rağmen hayatımızda çok bunaldığımız anlar olmuştur. Böyle anlarda bizi hayata yeniden bağlayacak bir destek, bir güç, belki de bir tesellî ararız. İşte böyle durumlarda bizi hayata döndürecek ve hayatın ne kadar kıymetli olduğunu anlamamızı sağlayacak bir yöntem vardır.
Bir çoğunuz belki hatırlayacaksınız ki, Can Dündar’ın “Arada Bir Bunaldığınızda” başlıklı etkili ve dokunaklı bir yazısı vardır. Yazarın okuduğu bir psikoloji kitabında deniyordur ki: “Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün”... Bu cümle ile çarpılır ve o da aynen öyle yapar. Kendi ölümünü ve cenazesini öyle bir canlandırır ki, kendisi de ve o yazıyı okuyanlar da gözyaşlarını tutamaz hale gelirler. Tüm sevdiklerini, yakınlarını bir bir gözden geçirir. Eşini, oğlunu, annesini, babasını ve tüm dostlarını, yakınlarını tek tek yerleştirir tabutunun çevresine. “Babaaa” diye ağlayan oğlunun sesini bizler de duyar gibi oluruz, içimiz sızlar. Ve biricik eşini düşünür, bir daha “Seni çok seviyorum” diyemeyecektir. Bir daha hevesle açamayacaktır çalan kapıyı. Ve yakınlarının “Vah vah erken gitti” gibi acı dolu sözlerini düşünür. Ve yazısının sonunda der ki: “Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen yeniden doğdum... Bilgisayar diliyle ‘Format attım hayatıma’...”
Okuyucularına da bir tavsiyesi vardır. “Lütfen arada bir buradan aldıklarınızı tartın, düşünün ve hayatınızı gözden geçirin” der. Ölümün kime ve ne zaman geleceğini yüce Allah’tan başka bilen olmadığını ve hazır yaşıyorken, nefes alıyorken yapabileceklerimizi yapmamızı, ertelemememizi söyler. “Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın ve en önemlisi; verdiği-vermediği, aldığı-almadığı her şey için, tekrar tekrar şükredin Yüceler Yücesi Yaradana” sözleriyle son bulur yazı. Ben de ilk okuduğum günden beri bu yazıyı arada sırada tekrar okurum. Tekrar düşünürüm, kendi hayatımı ve kendi cenazemi. Herşeyden önce inancımızın da bir gereğidir ölümü sık sık hatırlamak.
Peygamber Efendimiz (asm) “Ölmeden önce ölünüz”, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” gibi hadis-i şerifleriyle ölümü düşünmenin önemini sıkça vurgulamıştır. Kabir ziyaretlerini tavsiye etmiştir. Asrın âlimi Bediüzzaman Said Nursî de, her insanın içinde bulunduğu hazır zamandan hayâlen istikbale giderek kendi akibetini görebileceğinden bahseder. Bir çok defa kendisi de, kendi ölümünü düşünüp, kendi cenazesini müşahede etmiştir. İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-ı mevt olduğunu belirtmiş; onu “ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak” şeklinde tarif etmiştir.
Hepimiz bir gün ölümü tadacağımıza göre, öleceğimizi düşünmeden yaşamak deve kuşunun durumundan farksız olur. Öyleyse arada sırada mutlaka kendi cenazemizi düşünelim. Ve tekrar içinde bulunduğumuz hayata döndüğümüzde geçmişteki hatalarımızı tekrarlamayalım, günahlarımıza samimi bir şekilde tevbe edelim, sevdiklerimize daha sıkı sarılalım, hayatımızın kıymetini bilelim. Yeni bir sayfa açalım. Yani biz de bir format atalım hayatımıza. Yeniden başlayalım herşeye.
Her nefesimizin, her ânımızın değerini bilerek, ömrümüzü hayırlarla geçirmemizi Cenâb-ı Allah’tan niyaz edelim.
“Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle; dinleyelim. Yoksa sus! Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.” (Sözler, s. 37)
yazan:Mehtap YILDIRIM
HAYATA DAİR

Bir resim yapmalı hayata dair. Renkler olabildiğince canlı olmalı. Kir ve dumanın grisinden arındırmalı gökyüzünü. Mavinin en güzel tonları hâkim olmalı. Çayırlar çimenler ise rengârenk kır çiçeklerinin fonları olmalı. Üzerinde neşeli çocuklar oynamalı. Gökkuşağını da unutmamalı…
Bir şiir yazmalı hayata dair. Hem anlam bütünlüğü sağlanmalı, hem de kafiye âhengi sağlanmalı. Kulağa hoş gelmeli. Dinleyiciyi alıp uzaklara götürmeli. Dertten, kederden, tasadan uzak; umuda, mutluluğa yelken açtırmalı. Sonra bu şiirden bir de beste yapmalı. Daha önce hiç duyulmamış söylenmemiş bir şarkı olmalı. İçinde sevgi ve kardeşlik olmalı. Hayata anlam ve neşe katmalı.
Bir köprü kurmalı hayata dair. Temeli sağlam, betonu dayanıklı, halatları kopmaz olmalı. Bu köprü ile kalpten kalbe ulaşılmalı. Uzun olan mesafeler kısaltılmalı. Barışa ve muhabbete uzanan yollar olmalı. Geçiş herkese açık ve karşılıksız olmalı.
Bir projemiz olmalı hayata dair. Onunla hayat daha da anlam kazanmalı. Neticesi sınırları aşıp sonsuzluğu kuşatmalı. Nur’u bütün zulmetleri dağıtmalı. Nur’a sevgi, zulmete nefret hayatımızın gayesi olmalı. Azimle, gayretle çalışmalı…
Bir yazı yazmalı hayata dair. Dertlere çare olmalı, ümidin tükendiği noktada yeni bir ümit olmalı. En çirkin görünen şeylerde bile hakikî bir güzellik olduğu hakikatini anlatmalı. İçinde olumsuzluklara ve umutsuzluğa yer olmamalı. Nakış nakış işlenmiş satırlardan akan bal, dillerde bıraktığı tadı uzun süre korumalı. Kalplerin en ulaşılmaz derinliklerine dokunmalı. Hem şifa hem duâ olmalı…
Bir adım atmalı hayata dair. O adım bütün kararsızlıkları geride bırakmalı. Kararlı ve dönülmez olmalı. Atılan o adım şimdiye kadar çıktığımız en güzel yolculuk olmalı. O adım hayırlara vesile bir niyet olmalı. Gidilen yol güzel, yolcu güzel, niyet güzel, neticesi güzel… Bundan daha güzel ne olabilir ki…
Muhakkak hepimizin hayata dair yapabileceği bir şeyler vardır. Elimizden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmiş olsaydık bugün yaşadığımız dünya çok daha güzel, içinde bulunduğumuz şartlar çok daha iyisi olabilirdi. Küresel felâket haberleri olmayabilirdi meselâ. Savaş meydanlarında sebepsiz yatan masumları görmeyebilirdik. Açlık, sefalet haberlerini duymayabilirdik. Hastahaneleri ve hapishaneleri işgal eden insan sayısı daha az olabilirdi.
Hayata katkıda bulunduğumuz ölçüde meyvelerini toplarız. Zarar ve ziyana uğrattığımız ölçüde de zarar görürüz. Öyleyse bir şeyler yapmalı hayata dair. Dünyadan göçüp gitmeden, sayılı günler tükenmeden bir şeyler yapmalı.
yazan:Mehtap YILDIRIM
RUHUMUZ ÇÖL OLMASIN

Hayatımızda belki de suyun değerini en çok anladığımız günleri yaşıyoruz. Şükürler olsun tamamen de susuz değiliz, ama su kaynaklarımızın azalması ve su kesintileri gibi tehditler bile susuz kalmanın ne demek olduğunu anlamamıza yetti. Su hayat demekti. Suyun olmadığı yerde hayatta yoktu. Cenâb-ı Hak her şeyi sudan yaratmamış mıydı?
Evet, hayat ilk defa sudan yaratılmıştır ve suyla devam etmiştir. Su bulunmayan yerlerde hayat mahvolmuştur. Yani dünya ve içindeki her şey suya muhtaçtır. Dikkat edersek ilk yerleşim yerleri genelde su kenarlarında kurulmuştur. Suyun olduğu yerlerde başka bir âlem, başka bir güzellik mevcuttur. Zira her şey ondan fışkırır.
Susuz yaşayamayacağımız gibi su içerken de büyük bir lezzet alırız. Böylece vücudumuzun vazgeçilmez ihtiyacı olan su hayatımızı devam ettirmemizi sağlar. Susuzluğumuz tekerrür ettikçe aldığımız lezzet de yenilenir.
Suyun olmadığı yerde diğer gıdalar da olmaz, zamanla kıtlık olur. Temizlik olmaz, hastalıklar çoğalır.
İşte bedenimizin ihtiyacı olan su olmadığı zaman bu gibi tehlikelerle karşı karşıya kalıyoruz. Peki ya ruhumuzun ab-ı hayatı olan ibadetlerimizi yapmadığımız ya da eksik yaptığımız zaman ne gibi tehlikelere maruz kalacağımızı hiç düşündük mü? Biz ruhumuzun ihtiyacı olan suyu kesersek sadece bu dünyamızı değil, ebedî hayatımızı da tehlikeye atmış oluruz. İlimsiz, ibadetsiz bıraktığımız ruhumuz çorak toprak gibi verimsiz, cansız, gıdasız kalır. Bazı hastalıklara ve sıkıntılara maruz kalır.
Âyetlerde denildiği gibi, bilimin de ortaya çıkardığı gibi insan sudan yaratılmıştır. Ve insan’a ilk emir “oku” emridir. Yani ilimdir. En büyük ilim de Allah’ı tanımak ve bilmektir. İman ilmidir. Okumayan, öğrenmeyen, Allah’ı tanımayan insan manen susuzdur. Bu susuzluk da esâsında madden susuzluktan çok daha tehlikeli bir susuzluktur. Zira ebedi bir hayatı etkisi altına alır. Bunun farkında olan insan ruhunu susuz bırakmaz. Her namaz vaktini heyecan ile bekler. Çünkü o bekleyişte ruhunun en büyük en şiddetli ihtiyacının giderileceğinin sevinci vardır. Ve Cennette Kevser gibi ırmaklar, çağlayanlar ve daha nice berrak, temiz, tarifi olmayan cennet suları vardır. İnsan “Allahuekber” dediğinde dünyaya ait her şeyi arkasına, Kâbe-i şerifi karşısına alıyorsa; kendisini Resûl-ü Ekrem’in arkasında, Ashab-ı Kiram’ın saflarında olduğunu düşünebiliyorsa, Kiramen Katibin’i sağında ve solunda, Azrail’i arkasında hissedebiliyorsa böyle bir huzurdan asla ayrılmak istemez. Çünkü orada, Kâinatın Efendisi’nin, peygamberlerin, meleklerin, evliyaların, şehitlerin hazır bulunduğu bir ilim meclisinde Cenâb-ı Hakla sohbet edilmektedir. İbadet deryasının içinde, ilim irfan sularından kana kana içilmektedir.
Ruhunu böyle bir sudan mahrum bırakan insan, “Namaz mü’minin miracıdır” müjdesinin önemini de tam olarak anlayamayacaktır. O anda meleklerin bile ulaşamadığı bir makamın kapısında olmanın mutluluğunu da tadamayacaktır.
Eğer manevî susuzluğumuzu ilimle, ibadetle, şükürle dindirebilirsek Allahın sonsuz rahmeti de üzerimize sağanak halde yağacaktır. Sularımızın azalmasında hepimizin az da olsa payı vardır. İşlediğimiz günahlar, ibadetlerimizde gösterdiğimiz gevşeklik, iktisatsızlığımız, şükürsüzlüğümüz, gaflet içinde yuvarlanışlarımız, yapılan haksızlıklar ve zulümler… Hani Hz. Musa’nın kavmi de günahlarda ileri gitmiş, nasihatle uslanmaz hale gelmişti de bir zaman sonra şiddetli güneş harareti ve susuzluk onları Hz. Musa’ya muhtaç etmiş, pişmanlıkla ondan yardım istemişlerdi. O da âsasını taşa vurmuş ve buz gibi tertemiz sular fışkırmıştı o yakıcı sıcakta.
Biz de, Hz. Musa gibi hikmet asasını gafil kafalarımıza vurup kendimizi gafletten uyandırabilirsek, ruhumuzdan fışkıran ab-ı hayat bizim bütün susuzluğumuzu dindirmeye kâfi gelecektir.
yazan:Mehtap YILDIRIM
insanlık namına

Hayat öyle garip ki… Ve o gariplik içinde her birimiz küçücük, zayıf, âciz birer varlığız. Bazen ufak bir kederle sarsılıp dünyanın başımıza yıkıldığını zannediyoruz. Bazen de küçük bir sevinç ile dünyalar bizim oluyor. Bazen öyle yabancı geliyor ki her şey, kendimize bile yabancı oluyoruz. Biz geleceğe dair planlar yaparken hayat bazen öyle farklı yerlere sürüklüyor ki bizi, “Ama yaşamak istediklerim bunlar değildi” diyoruz. Yüzlerce insanla tanışıyoruz hayatımız boyunca. Hepsinin hikâyesi birbirinden farklı olsa da, hepsini anlıyoruz. Zira aynı dünyayı paylaşan, aynı gemide seyahat eden yolcularız.
Kitaplar okuyoruz, filmler seyrediyoruz. Hepsinde bir parça kendimizden bir şeyler buluyoruz. Kendimize çok benzettiğimiz karakterler olabiliyor. “Tıpkı benim gibi” diyebiliyoruz. “Bu tam benim düşüncelerimi ifade ediyor, bunu ben yazmalıydım” diyebiliyoruz.
Efsânevî karakterlerin yaşadıkları devirlerde gezinirken, bir parça Mevlânâ oluyoruz, bir parça Yunus. Kimi zaman zindandaki Yusuf, kimi zaman çöldeki Leylâ. İsimler ve yaşanılan devirler farklı olsa da, insan her yerde ve her zamanda insan. Tüm duygularıyla, hissettikleriyle, acılarıyla, kederleriyle, sevinçleriyle insan.
İnsan, öyle fakir ki… Her istediğini elde edemiyor. Bazen bir ömür boyu koşuyor tek bir hedefe ulaşabilmek için. İstekleri sınırsız, sonsuz… Elde edebildikleri ise öyle az ki...
İnsan öyle bir muamma ki… Bazen kendi kendimizi bile çözemiyoruz. Ne kadar bilsek de hâlâ bilmediğimiz ve anlam veremediğimiz çok şeyler var. Bizim gücümüzün yetmediği, aklımız ermediği işleri bir bilen ve idare eden var. Bizim kararlarımızın geçmediği, arş-ı âlâdan gelen yüce bir karar var.
İnsan öyle dertlere ve hastalıklara muzdarip ki… Hz. Eyyüb’den (as) bin kat daha yaralı. Hadsiz acılara, illetlere müptelâ. İnsan çoğu zaman görmüyor bu halini. İllâ ki gözle görülür bir hastalığı olmadan göremiyor mânevî hastalıklarını. Bunun daha büyük bir hastalık olduğunu bilmiyoruz ya da unutuyoruz çoğu zaman. “Dış içe, iç dışa bir çevrilebilsek”.
İnsan öyle çaresiz ki… Hz. Yunus’un (as), balığın karnında kalmasından daha vahim, dehşetli, çaresiz bir haldeyiz. Gecenin karanlığında, denizin dağdağasında, havanın fırtınalı olduğu bir zamanda; yani bütün şartların aleyhine ve kurtulma ümidinin bittiği bir anda Yunus’u (as) kurtaran bir çare varsa, elbet bizim için de vardır. Öyle bir karanlık içindeyiz ki, önümüzü göremiyoruz. Sayısız tehlikeler içerisindeyiz. Ve her an ölebiliriz. Öyleyse Yunusvârî bir şekilde o kurtuluş çaresini aramalı, bulmalı ve Ona sığınmalıyız.
İnsan öyle cahil ki… Yıllarca okuyarak, eğitim alarak elde ettiği bilgilerle bir bal arısına ya da sineğe bile yetişemiyor. İnsan yüzyıllarca düşündü, araştırdı olup bitenlerin nasıl’ını bulabilmek için. Kuşlar uçarken, insan onların nasıl uçtuğunu ve uçmanın yollarını araştırdı. Yağmur her zaman yağarken, insan onun nasıl yağdığını araştırdı. Rüzgârların nasıl oluştuğunu, dağları, dünyayı ve diğer gezegenleri hep merak etti ve öğrenmeye çalıştı insan. Meraklı bir gezgindi insan. İnsanı diğer varlıklardan farklı kılan bir özellik de buydu zaten. Her varlığın yaptığı ve çok iyi bildiği, o konuda ihtisas sahibi olduğu bir görevi vardı. Bunlar insanın yapamayacağı ve insanın hizmetine sunulan görevlerdi. Havadaki oksijen insanın nefes almasını sağlıyordu. İnek süt veriyor, tavuk yumurta veriyordu. Bütün şartlar insanın rahat etmesi için ve hayatına kolaylıkla devam edebilmesi içindi.
Tüm bu şartlar ve insana yapılan yatırımlar ne içindi? Her şeyi insan için yaratan, onu kâinatın en şereflisi yapan Zât insandan sadece O’nu tanımasını istedi. Kendini tanıtmak ve sevdirmek istedi. İkramlarıyla şefkatini merhametini, yüceliğini, keremini gösterdi. Sınırlı kabiliyetlerimizle, aklımızla sınırlı olarak yaşadığımız ve bir süre konaklayacağımız bu menzilde Onu şimdilik sıfatlarıyla görmemizi, tanımamızı, bilmemizi istedi. İnsan olan her insanın insanlık nâmına bunu yapması gerekmez mi?
Ve insan olmak…Aslında öyle güzel ki.. Ama yaradılışın hikmetini, kâinatın sırlarını çözebilenlere. Bu da ancak ve ancak sarsılmaz bir iman ile mümkün. İmanı elde eden insan için bütün karanlıklar iman ile aydınlık yola dönüşür. Tüm dertlerinin bir çaresi vardır. Tüm zorluklar ona kolaydır. “Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.”
yazan:Mehtap YILDIRIM
gelen yolcu, giden yolcu

Ruhlar âleminden dünyaya, dünyadan berzaha, berzahtan da ahirete uzanan yolculuğumuzun şu anda dünya durağındayız. Gelen gidiyor, giden gelmiyordu. Bu muhakkak, ama yolcuların tutum ve davranışlarından ebedî kalacaklarmış gibi bir rahatlık görülüyordu. Kimileri yol üzerinde kurulmuş büyük alış veriş merkezlerine dalmışlar, çılgınlar gibi alış veriş yapıyor; kimileri kısa bir süre konaklayacağı bir yer için barınacak makul ve mütevazî yerler dururken, ihtişamlı, süslü konaklara yatırımlar yapıyorlardı.
Yaramaz çocuklar etrafta koşuşturarak ne görürlerse istiyorlar, anne ve babalarını peşlerinden sürüklüyorlardı. Zaten ortam büyük küçük her yaşta insanı cezp etmek ve yolcu olduklarını unutturmak için hazırdı. Etraftan dünyaya dâvetiye çıkaran müzik sesleri yükseliyor, durmadan insanların vakitlerini boşa harcayacakları eğlence merkezleri kuruluyordu. Beyinler uyuşturuluyor, asıl gaye unutturuluyordu.
Zamanlar tükeniyor, zamanlar tüketiliyordu. “Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibaret” değil miydi zaten? Oyalanıyor ya da oyalandırılıyorduk farkında olmadan. Aslında zamanımızın azaldığının farkında olabilmemiz için bize durmadan hatırlatmalar da yapılıyordu. Sanki bir saatin saat başı çalarak zamandan haber vermesi gibi her gün güneşin doğuşu ve batışı bize bu hayatın da bir sonu olacağından haber veriyordu. Ya da mevsimlerin gözümüz önünde geçip gidişi, gençlik baharının da bir kışı olacağını söylüyordu. Saçlara düşen aklar ve yüzlerde beliren çizgiler de “Hazırlan, az kaldı gideceksin” diyordu. Ama insan hep aldandı. Hep gafil avlandı. Yol üzerinde gördüğü muzır meyveleri yemeye daldı. Çok geçmedi hem karın ağrısından kıvrandı, hem de ebedî hayatına lâzım olacak şeyleri tedarik etmesi için verilen zamanı heba oldu.
Durakta gözlenen bütün bu kargaşa, bu vurdumduymazlık değil yalnız hassas kalpleri; nebâtâtı, hayvanları, toprağı ve suyu dahi hüzne boğmuştu. Kimini hiddetlendirmiş, kimini acındırmış, kimini de küstürmüştü. Böyle hazin ve karanlık bir anda nurdan bir ışık yığınının hızla yaklaştığı görüldü. En önde nurânî bir sima ve sonrasında onu takip eden başka nurânî siluetler belirdi. Bunlar yolcu olduklarının bilincinde, etraflarına ilim, irfan saçan güneş yüzlü insanlardı. Girdikleri ortamı aydınlatıyorlardı. Yol üzerinde kurulmuş dünyevî tezgâhlarda satılan fani ve muzır şeylere tenezzül etmiyorlardı. Onlar mescitleri dolduruyor, zikrediyor, tefekkür ediyor, şükrediyorlardı. Onlar ilim meclislerinde dersler okuyor, dinliyor, dinî ve ulvî mütalâalarda bulunuyorlardı. Onlar, yol üzerinde eğlencelere dalanlara, mânevî hastalıklarla kıvrananlara yardım ediyor, dertlerine derman olacak ilâçlar veriyorlardı. Cennet bahçelerindeki hurileri andıran gül yüzlü tesettürlü hanımlar da yaptıkları derslerle ve çocukların eğitimi ile meşguldüler. Çocukların ise hepsinde muhteşem bir zekâvet, yaşlarının üzerinde bir feraset görülüyordu. Masum yüzleri ve güzel gözleri neşe ile parlıyordu.
Onlar yolculuklarında hiç zorluk ve zahmet çekmeden, daha güzel bir âleme gideceklerinin sevinci içinde yolculuklarını tamamlıyorlardı.
İşte dünya böyle gelen ve giden yolcularla seyrine devam ediyor. Bilinçli ve bahtiyar yolcu olmak için yol üzerindeki uyarı ve ikazlara biraz dikkat, biraz da ileriyi görmek ve düşünmek gerekiyor. Buradaki kısa süreli duraklama için değil de, bu yolculuğun devamında karşılaşacağımız menziller için ve sürekli kalacağımız ebedî hayatımız için çalışmamız gerekiyor.
yazan:Mehtap Yıldırım
arada bir gitmek..

Geçtiğimiz hafta ne zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım. Kendimle baş başa bir seyahate çıktım. Yanıma lüzumundan fazla eşya almadan yola koyuldum. Yol boyunca kendimle sohbet etme ve hayatımın muhasebesini yapma imkânım oldu. Ben konuştum, ben dinledim. Kendime yaptığım terapilerden biriydi bu.
Araç hareket ettikçe değişen güzel manzaralar seyrettim bir pencerenin alabildiğince. Yeşil tepelerin birinde olmak istedim, bazen de dağların doruklarında. Değişik renklerdeki çiçeklerin her birindeki san'ata hayran kaldım. Beli bükülmüş seksenlik ninelerin, dedelerin bağda bahçede azimle çalıştıklarını görünce gençliğimden utandım… Kendime bazı nasihatlerde bulundum. Çok çalışmak, bir ânımı bile boş geçirmemek, sürekli okumak, araştırmak alışkanlıklarım arasında ilk sıralarda yer almalıydı.
Sonra, daha önce hiç görmediğim güzel kuşlar gördüm. Onların kendi aralarındaki muhabbeti görünce onlara özendim. Tomurcukları patlayıp çiçekler açan ağaçlar kalbimdeki sevgiyi de patlatıp dışarı taşmasını sağlıyordu. Zaman zaman dudaklarımda tebessüm, bazen de gözlerimde yaş olup taşıyordu. Gitmek, kimi zaman bir şehirden, kimi zaman bir şeylerden ya da birilerinden gitmek… Bütün bunlardan gitse de, bir kendinden gidemiyor insan. Nereye gitse kendi içindekileri de beraberinde taşıyordu. Acılarını, hayal kırıklıklarını, kaybedişlerini, pişmanlıklarını ve daha birçok beraberinde götürmek istemediklerini de götürüyordu.
Bundan kaçış olmadığını yani kendimden gidemeyeceğimi bildiğim için hep güzel hatıraları hatırlamaya, güzel şeyler düşünmeye karar vermiştim. Hem gördüğüm bütün manzaralar neşe ile hayatın gülen yüzünü gösteriyordu. Her şey insanlara hayatı sevdirmeye çalışıyor, hayatı yaşamaya değer kılıyordu.
En çok gitmek istediğim yere, en sevdiğim şehre gidiyordum. Orada beni bekleyen dostlarımın olması mutluluğumu ve heyecanımı daha da artırıyordu. Görmeden sevdiğim, ona dair şiirler, mektuplar yazdığım şehir ile göz göze geldiğimde ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Beni bekleyen dostlarımla kucaklaşmamız, saatlere ve günlere sığmayan hasbihallerimiz sevinç gözyaşları olup İstanbul semalarından yeryüzüne akmıştı. Bir yanda hayallerime sığdıramadığım, buram buram tarih kokan, hadis-i şerife konu olan şehir; bir yanda çok sevdiğim, birçok şeyi beraber paylaştığımız dostlarım…
Bütün bu güzelliklerin bir araya gelmesi etrafa dalga dalga pozitif elektrik yayıyordu. İçimde zerre kadar olumsuz bir duygu kalmamıştı. Ne bir üzüntü, ne bir endişe… Dostlara vefa olması gerektiği gibi şehirlere de vefa olması gerekir diye düşünüyorum. En sevdiğim şehir hep en çok ihmal ettiğim şehir olmuştu. Bu ihmalkârlığımı var gücümle telâfi etmeye çalıştım.
Arada bir kendimizle yolculuğa çıkıp uzaklardaki dostlarımızı ziyaret etsek onları sevindirmekle bizim sevincimiz birleşip etrafa gözle görülür bir şekilde muhabbet dalgaları yayacaktır. Üzerimizdeki bütün negatif elektriği atıp, etrafına olumlu enerjiler yayan hayat dolu insanlar olmamızı sağlayacaktır. İmkânlarımız elverdikçe böyle ziyaretleri gerçekleştirip kilometrelerce uzaklara muhabbet dalgaları yaymaya değer.
yazan:Mehtap YILDIRIM
su dedi ki,

Ortaokulda fizik dersinde öğretmen suyun iki hidrojen ve bir oksijenden meydana geldiğini uzun uzun anlattıktan sonra bir arkadaşı tahtaya kaldırmış ve “Şimdi şu tahtaya bir su yaz bakalım” demişti. Arkadaş da kocaman harflerle “SU” diye yazmıştı. Bütün sınıf kahkaha ile gülmüştük. Sonra öğretmen tebeşiri kendi almış ve “H2O” diye suyun formülünü yazmıştı.
Şimdi düşünüyorum da, acaba hidrojen ve oksijen molekülleri çok mu merhametliler ki, çiçeklerin, yaprakların, kuşların, kelebeklerin, ineklerin, sineklerin, yaşlıların ve bebeklerin suya ihtiyaç duyduklarını fark edip onlara yardım etmeye karar veriyorlardı?! Hidrojen iki molekülünü, oksijen de bir molekülünü fedâ ederek bunları birleştirip suyu meydana getiriyorlar! Böylece canlıların hayatlarını devam ettirmelerine vesile oluyorlar.
Su, sadece içmek için değil, hayatın her alanında her canlının ihtiyaç duyduğu en büyük nimetlerdendir. Gökte bulut olur, damla damla yer yüzüne inerek toprağın yanık bağrını serinletir. Otların yeşermesine, ekinlerin yetişmesine, yaprakların yeşil kalmasına, çiçeklerin açmasına, meyvelerin olgunlaşmasına yardım eder.
Irmak olup akarken geçtiği yerlere hayat verir. Fırat ve Dicle olmasa, bir çok medeniyetin beşiği olan Mezopotamya olur muydu? Mısır’ın âb-ı hayatı, Nil Nehri değil midir? Amazon, Missisipi, Tuna, Volga gibi nehirler, her birisi bir kıt'anın can damarı mahiyetindedir. Büyük uygarlıklar büyük su kaynaklarının bulunduğu yerlerde kurulmuştur.
Su da meyveler gibi çeşitli tat ve lezzetlerdedir. Acısı, tatlısı, tuzlusu, sodalısı, kükürtlüsü köpüklüsü ve daha pek çok özellikler taşıyan çeşitleri vardır. Her biri bir derde deva, bir sadre şifadır.
Gemileri yüzdüren, tonlarca yükü sırtında gezdiren, barajlarda elektrik olup evlerimizi aydınlatan, sanayide güç ve kuvvet olup makinalarımızı çalıştıran, yeryüzünü kirlerden arındırıp dünyamızı pak eden su!.
- Ey su, sana ne kadar teşekkür etsek az değil midir?
- Ne dedin, teşekkürü sana etmeyelim mi?
- ………………
- Kime edelim peki?
Ve su dedi ki:
- Beni sizi yaratan, bana bu vasıfları yükleyip sizin hizmetinizle görevlendiren, Rahman ve Rahim olan O Zat’a şükür edin ki, rahmetini benim damlalarımla size gönderiyor. Yoksa, ben sizden çok daha âciz, fakir ve cüz’î bir maddeyim.
- Haklısın ey Rahmet damlası, teşekkürümüzü Rahman’a yöneltiyor, aczimizi itiraf ederek rahmetini talep ediyoruz.
Mehtap YILDIRIM
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

