1 Mayıs 2009 Cuma

BAHAR ÇİÇEKLERİ


Yeryüzünün “kış uykusu” denilen ölüm hâli sona erdi ve yeryüzünde yeni bir diriliş başladı. İlâhî emirle muntazam bir ordu gibi ortaya çıkan kuşlar, böcekler ve taptaze meyvelerle geldi bahar. Ellerinde rengârenk nazenin çiçeklerle, sıcacık bir tebessümle geldi bahar.
Kışın sert ayazları sona erdi, toprak kefenini yırttı ve taptaze bir hayat fışkırdı. Vagonlarla, sofralarla, gül uzatan dallarla geldi bahar. Ve cennetâsâ bir mevsim başladı. Muhabbetle ve müjdelerle geldi bahar…
Bizler böyle bir bahara daha kavuştuk. Ne kadar şükretsek azdır. İnsanlar arasında kışta gelip baharı göremeden gidenler de vardır. Kendileri göremese de gelecek nesillerin görmesi için zemin hazırlarlar. “Acele ettim kışta geldim, sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz” diyen Bediüzzaman Hazretleri, kendi hayatını fedâ ederken, gelecek nesillere bir bahar müjdesi veriyordu. Çünkü yaşadığı dönem, mânevî bir kış mevsimini andırıyordu. Gaflet ve dalâlet rüzgârları, ihanet fırtınaları estiriyor, cehalet ve atalet bulutları, zulmet yağdırıyordu. İman esasları temelden sarsılmış, Kur’ân çiçekleri bir bir solmuş, İslâm’ın kökleri kurumaya yüz tutmuştu. “Kurt gövdeye girmişti”, imanın esaslarını kemirmeye başlamıştı.
İfsat komiteleri İslâm coğrafyasına tefrika tohumları saçıyor, bir süre sonra o topraklarda parçalanmayı netice veren zakkum çiçekleri açıyordu. Bunlardan daha vahim olanı ise, milletin ümidi sönmek üzereydi. Yeis kalpleri karartmış, milletin hamiyet duygularını öldürmüştü. Bazı ehli hamiyet insanlar bile, “Zaman âhirzaman, gittikçe kötüleşecek” diye düşünüyorlardı. Yeni bir bahara ve taze bir başlangıca ihtiyaç vardı. Mehmed Akif gibi iman dolu yürekler, “O nuru gönder İlâhî asırlar oldu yeter / Bunaldı milletin afakı bir sabah ister” diye feryat ediyordu.
“İslâm’ın son ordusu” çeşitli cephelerde bozguna uğramış, İslâm toprakları parça parça olmuştu. Avrupalılar Osmanlılara “hasta adam” derken Ruslar da İslâm’ın bir daha toparlanamayacağını düşünüyorlardı. Şeyh San’an Tepesinde Üstad Bediüzzaman geleceğe dair ümit dolu planlar yaparken, Rus polisi kendisine “Heyhat, şaşarım senin ümidine, İslâm parça parça olmuş” diyordu. Üstadın verdiği cevap ise çok manidardı: “Ben de şaşarım senin aklına. Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır” diyerek İslâm’ın baharını müjdeliyordu.
Hiçbir güç, gelecek baharın önünde duramayacaktı. Sancılı, acılı, zahmetli, fakat rahmetli bir süreç başlıyordu. Ehli iman ve ehli hamiyet olanların bile ümidini kesip, artık ölümü beklercesine yeise teslim olduğu bir zamanda, ufukta en ufak bir ümit ışığının görünmediği bir ortamda Bediüzzaman Hazretleri “Bir ışık, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordu. Bu ne keskin bir bakış, ne büyük bir feraset idi ki, herkesin karanlığa teslim olduğu bir zamanda, uzaklardaki ışığı görüyor, gelecek baharın müjdesini veriyordu.
Ve gün geldi, o zemheri kışın ayazı yavaş yavaş kırılmaya başladı. Kalplerde ve gönüllerde iman esasları yeniden canlandı. Vatan sathı Nurların okunduğu ve okutulduğu bir mektep haline geldi. İmanın kaleleri tamir edilip eski ihtişamlı hâline getirilirken, dalâlet kaleleri bir bir yıkıldı. Asrın mânevî mimarı, görevini yapmış olmanın huzuru içinde şu müjdeyi veriyordu: “Merak etmeyiniz, küfrün beli kırılmıştır.”
Yıllarca yasaklanan Ezânı Muhammedî, tekrar vatan semalarında yükseldi. Dinî eğitim veren okullar açıldı. Din üzerindeki baskılar hafifledi, insanlar inancını daha rahat yaşar hâle geldiler. Komünizm denen inkârcı düşünce, bu vatanda tutunamadı. Risâle-i Nurlar karşısında komünizm, güneş görmüş buz gibi eriyip yok oldu. Böylece, “Cennetâsâ Bahar” İslâm ikliminde tahakkuk etmeye başladı.
23 Mart 1960 tarihinde vefat eden Bediüzzaman Hazretleri bizim dünya ve ahiretimizi teminat altına alacak Nurlar ve baharlar bırakmıştı. “Ölümüm hayatımdan ziyade dine hizmet edecek, benim bedelime Risâle-i Nurlar konuşacak” sözünün tahakkuk ettiği bir baharı yaşıyoruz artık. Üstadımızın hiçbir müjdesi ya da sözü hayâlî bir söylem değildi. Hepsi hakikatti. Zaman da bu gerçeği ispatlıyor. Yeryüzü bu baharın çiçekleriyle dolup taşıyor. Çeşit çeşit renklerde, farklı farklı topraklarda olan milletler İslâmiyet güneşi ile Risâle-i Nur rahmeti ile besleniyorlar. Filipinler, Japonya, Malezya, Rusya, Amerika, Avrupa ve daha birçok ülke bu hakikati idrak eden münevver kalplerle dolup taşıyor. Ne mutlu İslâm ikliminde bahar çiçeği olanlara..

Mehtap YILDIRIM

yaratılanı yaratandan ötürü sevmek



Bediüzzaman Hazretleri, insanın bu kâinat ağacının en câmî bir meyvesi olduğundan ve kâinatı kuşatacak bir muhabbetin o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirildiğinden bahseder. Bu kalp çekirdeği dünyada iken doğru yerlere doğru bir şekilde ekilirse ahirette bir tuba-i cenneti, yanlış yerlere ekilirse bir zakkum-u cehennemi netice verebilir.
Üstadımız, kalp çekirdeğimizi yanlış yerlere ektiğimiz takdirde, bu dünyada karşılaşacağımız zorlukları, acıları ve ıztırapları da ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Sevgi duygusu, Allah hatıra getirilmeden gençlik, para, mal, şöhret gibi fani şeylere yöneltilirse “Sevdiğin şey, ya seni tanımaz, ‘Allah’a ısmarladık’ demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder (aşağılar).”
İnsan, kalbine yerleştirilen sevgi potansiyelini sûistimal ederse, bu dünyada da mukabele görmemek ve sevdiği şeyin kendisine refakat etmemesi, terk etmesi veya onun kadar sevmemesi veyahut da kıskançlık elemi gibi çok çeşitli dertlere müptelâ olur.
Bununla beraber Üstad’ın kat’î bir şekilde beyan ettiği bir başka husus da, gayr-i meşrû sevgilerin neticesinin merhametsiz bir azab çekmek olduğudur. Yani insan (Allah hesabına olmaksızın) malını mülkünü seviyorsa, gün gelip o mal mülkün de elinden çıkacağı endişesi onu yer bitirir. Allah’ı düşünmeden sevgisini evlâdına yönelttiyse, evlâdı onun için bir azap vesilesi olur. Güzelliğini Allah’ın verdiğini hatırına getirmeyip suistimal ediyorsa, sevmek beklediği nazarlardan nefret görecek, güzelliği de kaybolacaktır. Bunun gibi her neyi severse, acılardan, belâlardan, elemlerden kurtulamayacaktır. İnsanı hayata bağlayan ve en çok muhtaç olduğu böyle bir duygunun insana bu kadar sıkıntılar yaşatması, hayatı adeta zehir etmesi çok acı bir durum.
İşte böyle sıkıntılar içerisinde kıvranan insan ruhuna, çare yine Bediüzzaman Hazretleri’nden geliyor. Diyor ki: “Mâdem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, Hakikî Sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl Sahibine mahsustur; ne vakit Hakikî Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı O'nun nâmiyle ve O'nun aynası olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet (şiddetli ceza) olur.” (24. Söz, 5. Dal)
Sevgiler Yaratandan ötürü olduğu zaman, yani Allah rızası için sevildiği zaman elemsiz, huzurlu, lezzetli bir nimet olur. Allah için seven insan da sevgi ile karşılık görür ve hakikaten sevilir. Allah o kulunun sevdiği insanın kalbinde ona karşı bir muhabbet halk eder. “İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır” (Meryem Sûresi: 96.) âyeti bunun bir müjdesidir.
Rabbimizin, hem insanları seven, hem de insanlar tarafından sevilen mânâsındaki “Vedud” isminin tecellisine mazhar olabilmek ve fedakâr, sebatkâr bir muhabbet fedaisi olabilmek duâsı ile…

Mehtap YILDIRIM