16 Aralık 2007 Pazar

tutamadığımız zamanlar...



Hızla geçtiğimiz hayat yolunda, bizim sandığımız her şeyi geride bırakırız. Tutamayız, yanımızda götüremeyiz, saklayamayız. Zirâ hiçbiri bizim değildir. Ömür hızla giden bir trenin camından seyrettiğimiz kadardır. Açık olan camlardan elimizi uzatıp tutmaya, koparmaya çalıştığımız güllerin ancak acısı kalır yüreklerde, izi kalır dikenlerin kanattığı ellerde… Bir firakın acısını unutmadan bir diğeri başlar. Bir yara kapanmadan bir başkası açılır. Sahiplendiğimiz, çok sevdiğimiz her ne varsa onlardan mecburî olarak uzaklaşırız. Her şey birer birer geride kalır.
Önce çocukluğumuzdur uzaklarda kalan. Gün gelir hayal meyal hatırlanır oyunlar, oyuncaklar, çocukluk arkadaşlıkları… Bir özlemdir başlar. Ancak nafile… Geriye dönülmez. Sürekli ve mecburî bir ilerleme vardır bu yolculukta. Her şey bir kez yaşanır. Arkaya bakılmaz, yaşanılanlar tekrar yaşanmaz.
Bir zaman gelir ki, çocukluğumuzun özlemi henüz bitmemişken gençlik de elden gitmeye başlar. Yolun bundan sonrası yokuş aşağı gider. Aynalarda eski yüzümüzü ararken, saçlarımız da kefenine bürünmeye başlar. Tutamadığımız gençlikten geriye kalan, fotoğraf karelerine sığdırabildiğimiz görüntülerden ibarettir.
Her an bir şeylerimizi uzaklarda bırakıp yolumuza devam ettikçe bin parçaya bölünürüz, dağılırız. Omuzlarımıza çöken yük daha da ağırlaşır. Bu bizi yavaş yavaş kamburlaştırır. Birikmiş bütün acılar, boğazlarda düğümlenir. Boş kalan ellerde yara ve çiziklerden başka bir şey yoktur. Sonra eyvahlar, esefler, pişmanlıklar gözlerde yaş olur.
Her neyi sevsen, ne ile bir parça mutlu olsan akabinde uzaklaşıp gitmesi, lezzetlerin bitmesi daha da arttırır üzüntüleri. Ömür binlerce yarımlar bırakırken geride, içimizde hiç dolmayan, hiçbir şeyle tatmin olmayan koca bir boşluk bırakır. Yaşlılığın alâmetleri bedende tezâhür ederken ruhlarda hiçbir oyuncakla avutamadığımız bir çocuk bırakır.
Vücudumuzun yapı taşları birer birer düşerken, gece ve gündüzle törpülenen ömür ağacı da düşmeyi bekler. Bu zor yolculuğa bir de yaşlılık eklenince daha da yorulur insan.
Bir de bakar ki, akranları ve ahbapları teker teker hayat treninden inmiş. Yerine hiç tanımadığı, ilk kez gördüğü çocuklar binmiş. Ebedî yaşamak arzusu ile yanan kalbi şimdi ölümü arzu etmektedir. Sevdiklerine, dostlarına ebedî olarak kavuşmanın ve ebedî saadetin yolu, kabir kapısından geçmektedir. Ölüm bu zor şartlar altındaki yolculuğun sona ermesi ve rahata kavuşmaktır. Gözyaşlarının ve kanayan yaralarının sukûnet bulmasıdır. Orada lezzetler tamdır, hiçbir şey yarım kalmayacaktır. Orada üzüntü, keder yoktur. “Elemsiz lezzet, yalnız imandadır” sözü kalbine tam bir huzur verir. İman nimetini veren Rabbine şükreder.
Bunları düşünen yolcu, rahatlar. Sabır kuvvetini geçmişe ve geleceğe dağıtmaz. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” nidâsına kulak vererek, tam mânâsıyla Allah’a kul olur ve yol boyunca çektiği bütün sıkıntılardan, firakların açtığı bütün yaralarından kurtulur. Uzaklarda kalan her şey için de beyhude sızlanmaz. İleride ona en güzel sûrette tekrar verileceğini düşünüp tam bir emniyet ile yolculuğuna devam eder.
yazan:Mehtap YILDIRIM

her insan bir çocuk



İnsan olmanın sorumluluğu ve hayatın yükü karşısında ne kadar güçlü olmaya çalışsak da, kaç yaşında olursak olalım bir çocuk gibiyiz aslında. Her yaşta isteklerimiz var, hayallerimiz var. Oyuncağı elinden alındığında ağlayan çocuk misâli, kaybettiğimizde dünyaların başımıza yıkıldığı, bizim için önem arz eden dünyaya ait bağlarımız var. Halbuki bir gün bu dünyadan gideceğimizi ve dünyanın da bir gün bir kıyameti olacağını düşündüğümüzde durumumuz oyuncağı için ağlayan çocuktan farksız değil.
Bu kâinat içinde küçük nazlı bir çocuk gibi olmamızdandır ki, her şey bizim için yaratılmış, bizlere musahhar olmuş. Kâinat içindeki her şey biz insanların ihtiyaçlarını karşılamak için seferber olmuş, bir vazifeli memur gibi çalışıyorlar. Gördüğümüz bu yardımlar olmasa hayatımızı devam ettirmeye bir kuş ya da böcek kadar dahi muktedir olamayacağımız bir gerçek. Öyleyse, yaşıyorsak ve elde ettiğimiz ne varsa kendi iktidarımızla kazandığımızı ve hayatımızı kendi ilmimizle, gücümüzle devam ettirdiğimizi iddia edemeyiz. Demek ki acizliğimizde öyle bir kuvvet var ki tüm mevcudâtı etrafımızda döndürüyor. Yani bir çocuğun bir şey istemesiyle tüm ailenin çocuğun bu isteğini yerine getirmek için etrafında pervane olması gibi.
Evet, bir çocuktur insan... Bazen hâl diliyle anlatır isteklerini. Hüzünlü duruşuyla veya kalbinden gelip gözlerinden taşan damlalarla anlatır. Ya da bir çift minare misali iki avucunu semaya kaldırıp kelimelere döker isteklerini. Bilir ki onu duyan, hâlini bilen ve her arzusuna cevap veren biri var. Yani duâ etmekten, istemekten vazgeçmemeli insan. Ve kavuştuğu ve kavuşamadığı her isteği için, her haline şükretmeli insan. Çünkü biliyoruz ki, her duâmıza cevap veriliyor.
Ömrümüz, içimizdeki o hiç büyümeyen çocuğu avutmakla geçer. Renkli şekerlemelerin tadı kalır dillerde. Siyah beyaz fotoğraflardaki çocuk yüzlerde aranır masumiyet.. Hangi insana sorsan halini, bin ah işitirsin kalbinin derinliğinden gelen. Artık ne tahta beşik, ne çıngırak avutmaz, uyutmaz onu. Yürümeye başladığında düştüğü ve dizinin yara bere içinde kaldığı günleri de çoktan unutmuştur. Kanardı, ağlardı, annesi bir mendil ya da yazmasıyla sarardı. Çok geçmez önce kabuk bağlar sonra da izi bile kalmazdı. Şimdi her biri kalbinde bin bir yara açan dertlerini kimler sarsın? Çocuk ruhu tüm bunlara nasıl dayansın?
Merhamete, şefkate, muhabbete muhtaçtır insan. Bütün bunlara lâyıktır da.. Severse fazlasıyla sevilir. Merhamet ederse, misliyle ona da merhamet edilir. Her şey onun isteklerine göre verilir. Kundaktan kefene, beşikten mezara doğru giden yolculuğunda, dalından düşen meyvenin toprakta yeniden hayat bulması gibi, kalbindeki iman çekirdeğinin kabiliyetine göre yeşerir, sümbüllenir.
İçimizdeki çocuğu iyi yetiştirmek ve ona ebedî bir hayat kazandırmak için daima bir eğitimci gibi olmalıyız. Onu yönlendirmeli, ona sürekli güzel şeyler öğretmeliyiz. Kendimizi sevmeli, kendimizle yakından ilgilenmeliyiz. Unutmamalıyız ki, içimizdeki çocuğun bize ihtiyacı var.
yazan:Mehtap YILDIRIM

hayal gücü



Bilindiği üzere her şey hayal ile başlar. Albert Einstein “Hayal gücü, bilgiden çok daha önemlidir” der. Hayal etmediğimiz, gerçekleşmesi için istek duymadığımız bir düşüncemizi fiiliyâta geçirmekte ne kadar başarılı olabiliriz ki? İmkânsız zannettiğimiz başarılar güçlü hayallere tutunarak büyür ve gerçekleşir.
Bir tohumun toprak altındaki hayali, başını yeryüzüne kaldırmak, çiçekler açarak Cenâb-ı Allah’ın rahmet eserlerini yeryüzünde sergilemektir. Lisân-ı hâliyle der: “Allah’ım, ben küçücük aciz, kupkuru bir tohumum. Eğer izin verirsen, en büyük hayalim, isteğim yeryüzünde sümbüllenip neşv-ü nemâ bulmaktır. Bu hayalimi gerçekleştir ki, ben de varlığımla Senin varlığının bir delili, bir dellâlı olayım.” Her şeyi yaratan ve her şey Onun elinde olan Yaratıcımız da nice sayısız tohumların, çekirdeklerin bu duâlarını işitir ve onların en büyük hayallerini gerçekleştirir.
Çekirdekler, tohumlar filizlenirken önlerine çetin kayalar, taşlar gibi engeller de çıksa, onların güçlü arzusu, hayali karşısında paramparça olup onlara yol verirler. Ve incecik bir filiz kayanın ortasından geçip, başını gökyüzüne bir zafer kazanmış edasıyla kaldırarak bir mucizeyi gerçekleştirir.
Tırtılların en büyük hayali ise güzeller güzeli bir kelebek olmaktır. Bir tırtıl nice hayallerle kozasını sabırla örerek uzun bir sürenin ardından rengârenk kanatlı bir kelebek olarak dışarı çıkar. Artık en büyük hayali gerçekleşmiştir. Dağ bayır dolaşarak görenleri hayrette bırakıp “Allah ne güzel yaratmış” dedirtir. Bir gün de yaşasa, o hayalini gerçekleştirmiştir ya, artık ölse de gam yemez.
Ve her canlının, her zerrenin üzerinden kalkamayacağı mucizevî işleri başarması onların büyük hayalleri karşısında duydukları heyecan ve umuttur. İstek ve arzudur.
Biz insanların da hayalleri vardır. En küçük isteklerden, hayal gücümüzün ulaşabileceği her konuda sınırsız hayaller kurarız. Ancak burada dikkat etmemiz gereken bir husus vardır ki, bize verilen bu duygu gereksiz kullanıldığında bunun adı “hayalperestlik” olur. Olur olmaz her şeyi hayal etmek, hem zaman, hem de düşünce israfâtına sebep olur. Aklı başında olan insan, faydasız ve olmayacak düşüncelere dikkatini ve zamanını sarfetmez. Hayaller, neticesinde muhakkak bir fayda getirecek nitelikte ve realist olmalıdır.
Vizyon ve misyon sahibi, himmet ve azim sahibi öyle insanlar vardır ki, onların hayalleri de büyüktür. Fatih’e henüz yirmi birinde İstanbul’u fethettiren güç, çocukluğundan beri İstanbul’u fethetmenin hayali ve planları değil midir?
Gerçekleştirdiği hayalleri ile sadece içinde bulunduğu asrı değil gelecek asırları da harekete geçiren zamanın mimarı Bediüzzaman Said Nursî de bir gün Tiflis’teki Şeyh San’an tepesinde etrafı seyredip din ve fen ilimlerinin bir arada okutulacağı medresenin hayalini kuruyordu. “Heyhat! Şaşarım senin ümidine” diyen Rus polisine “Ben de şaşarım senin aklına” diyerek Rusya’nın çökeceğini ve İslâmın inkişaf edeceğini, medresesinin yapılacağını söylüyordu.
Nur kahramanlarından Zübeyir Gündüzalp ise “Fikir, kendi başına kuvvet değildir. His ve heyecan onun muvaffak olabilmesi için muhtaç olduğu kuvvet menbâıdır. Fikrin mücadelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete ihtiyaç vardır. O da his ve heyecandır” der.
Öyleyse biz de fikirlerimizde başarılı olmak istiyorsak, gelin çok büyük ve çok güzel hayaller kuralım. Her güne başlarken yeni bir heyecanımız olsun. İleri görüşlü, vizyon ve misyon sahibi o kahramanların inanç, ümit, duâ, hayal, his ve heyecanları ile nasıl bugünlere geldiysek, bizim de başarılı olabilmemiz için heyecan dolu hayallere ihtiyacımız var.
yazan:Mehtap YILDIRIM

KÜRESEL DUA


Ne zamandır toprak ve bitkiler susuzdu. Zaman zaman az miktarda kısa süreli yağışlar olmuştu ama bu onların susuzluğuna kâfi gelmemişti. Bu düşüncelerle eve dönerken ağaçların gölgelediği yolu tercih etmiştim. Hava öyle sıcaktı ki, yağmur yağsa da hiçbir yere sığınmadan, kaçmadan öylece altında ıslansam diyordum. Ağaçlar da hafif hafif salınarak duâ ediyorlardı. Kiminin yapraklarına dokundum şefkatle, kiminin gövdesine. Güneşin sıcaklığı ile iyice ısınmışlardı. Belli ki suya ihtiyaçları vardı. Bir parça üzüntü duydum. Bizim hatalarımızdan dolayı bitkiler ve hayvanlar da zarar görüyor diye düşündüm. Zira küresel ısınmada onların hiçbir suçu yoktu. İçimden “Allah’ım ne olur bizim yüzümüzden bu masumları da susuz bırakma” dedim.
Eve yaklaştığımda gök gürültüleri ve bulutların arkasına gizlenen güneş, yağmurun yağacağını haber veriyordu. Sonra ilk damlayı yüzümde hissettim. İkinci, üçüncü derken sıklaşan damlalarla sevince boğuldum. Eve girdiğimde hemen penceremin önüne koştum. Yağmur gittikçe hızlanmış, âdeta bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Sokaklardan mazgallara doğru seller akıyordu. Hayatım boyunca bu kadar şiddetli yağmura şahit olmamıştım.
Allah’ın hazinesi öyle geniş ve sınırsızdı ki, bizim ihtiyaç duyduğumuz her şey fazlasıyla O’nda mevcuttu. Biz ise fakirliğimize ve acizliğimize rağmen çoğu zaman o sonsuz zenginlik sahibinden istemeyi unutuyorduk. O vermese bir damla suyu dahi gökten indirmeye gücümüz yeter miydi? Hem “Duâ edin, cevap vereyim” demiyor muydu? Bir kul “Ya Rabbi” dediğinde “Buyur ya kulum!” diyordu. “Ben kuluma şah damarından daha yakınım” derken Kendini bize en yakın muhatap kılıyordu.
Zerrelerden gezegenlere her varlığın duâsını kabul eden, seslerini işiten, ihtiyaçlarını gözeten ve zamanında veren O’ydu. Bir karıncanın midesinin duâsını işiten ve ona en güzel şekilde cevap veren, ihtiyacını karşılayan Yaratıcımız nasıl olur da kâinatın en şerefli mahlûku olan insanın duâsını işitmez? Kâinatı ve içindekileri insanın hizmetine sunan Hâlıkımız, kalbimizden geçen en gizli arzularımızı dahi bilir, en ince ihtiyaçlarımızı dahi görür, en küçük fısıltılarımızı dahi işitir. Eğer yeteri kadar duâ etmiyorsak, her ihtiyacımızı Ondan istemiyorsak, Onun bu kudretini itham etmiş olmaz mıyız?
Duâ etmek, atomlardan yıldızlara, bitkilerden hayvanlara kadar bütün mahlûkat ile aramızda evrensel bir dildir. Zira bütün varlıklar duâ ediyor. Çiçekler duâ ediyor, böcekler duâ ediyor. Kuşlar duâ ediyor, ağaçlar duâ ediyor. Tohumlar duâ ediyor, rüzgârlar duâ ediyor. Bulutlar duâ ediyor, dağlar dua ediyor. Aklınıza ne gelirse, gördüğümüz ve göremediğimiz ne varsa dua ediyor.
Kâinat böyle büyük bir dua birliği içinde birbirlerine destek olarak en küçüğünden en büyüğüne kadar maksatlarına ulaşıyorlar. Birinin duası diğerini de etkiliyor. Çekirdeğin duâsı ağacı, ağacın duâsı havayı etkiliyor. Kâinatta her varlığın birbirini etkileyen duâsı ve hepsinin birbiri ile bir irtibatı var. Bu duâ silsilesi ile aralarında mükemmel bir dayanışma ve denge sağlanıyor. Bunlardan biri duâsını yapmasa veya unutacak olsa bu dengeye zarar vermiş olmaz mı? Olurdu elbette ancak onlardan hiçbiri duâ etmeyi unutmadı. Ama biz unuttuk. Kaynaklarımızı israf ederken, yeteri kadar kullanıp şükrünü eda etmeyi unuttuk. Belki çoğumuz ömründe bir ağaç dikmediği gibi, yeşil alanların azalmasında etkin rol oynadı. “Tek ben miyim sanki” diyerek verdiğimiz zararları görmezden geldik. Ta ki küresel felâketler kapımızın eşiğine gelinceye kadar. Neyse ki son yıllarda bütün ülkeler mavi küremizi korumaya yönelik tedbirler almaktalar. İnsanlarda bu bilincin uyanması çok güzel bir gelişme.
Dünyamızı korumaya yönelik çalışmalarda bütün dünya insanlarıyla birlik olduğumuz gibi duâda da birlik olmalıyız. Etnik kökeni, rengi, dili, dini ne olursa olsun her insan, bütün varlıklarla ortak paydamız olan duâ birliğine dâhil olmalıdır. Bu çalışmanın adına da “küresel duâ” diyebiliriz. Böylece hem fiilen hem de lisanen çalışarak dünyamızı felâketlerden koruyabiliriz.

yazan:Mehtap YILDIRIM

YENİ BİR GÜN, YENİ BİR FIRSAT


Yepyeni bir gün doğuyordu. Güneşin kızıllığı âdeta çatırdayarak çıkmaya çalışıyordu dağların ardından. Kuşlar bir anda harekete geçiyor, cıvıltılarıyla karşılıyorlardı yeni günü. Geceden kalan ışıklar sönüyor ve sabah oluyordu. Yeni bir umut doğuyordu bir şeyler yapabilmek için... Yeni bir fırsat veriliyordu elimize, yarım kalan işlerimizi tamamlayabilmek için. Kırdıklarımızı tamir edebilmek için... Bir faaliyet başlıyordu etrafta, yeniden, bizim için. Güneşin sıcaklığı ve havanın kokusu, taze ekmek kokusu gibi yayılıyordu etrafa bir Haziran sabahında…
Geride kalmıştı karanlık. Sabah olmuştu. Yeni bir gün doğmuştu. Önümüzde koskoca bir gün vardı. Yaşamamız için bir imkân daha doğmuştu güneşin doğuşuyla. Bir gün daha yaşanacaktı acısıyla tatlısıyla… Kimilerinin en mutlu günü olacaktı belki. Kimilerininse en acı günü. Kimilerinin dünyadaki son günü olacaktı belki. Kimileri içinse bugün yeni başlayacaktı hayat. Bugün de bir sürü olaylar olacaktı dünyanın her yerinde. Yazarlar yeni bir şeyler yazacaklardı. Kimileri gündemi yakalamaya çalışacaktı bir ucundan. İnsanlar yine gazete okuyacaktı kahvaltı sofrasında ya da işe giderken metroda, otobüste... Muhakkak siyasî meseleler tartışılacaktı kahvehane köşelerinde. Yani her günkü gibi. Fakat bu gün farklı bir gün. Yeni bir gün. Öyleyse bugün dünden farklı olmalı. Dün yaptığı hataları bugün yapmamalı insan. Dün üzdüklerinden bugün özür dileyebilmeli. Özür dileyenleri bugün affedebilmeli insan. Bugün her günden farklı olmalı, farklı yaşanmalı. Bugün dünden daha güzel olmalı.
Eve her gün dönülen yoldan değil de farklı bir yoldan dönülebilir meselâ. Kim bilir belki yeni insanlara selâm verip yeni insanlarla karşılaşmak, tanışmak fırsatını yakalayabiliriz. Sevdikleri için daha farklı şeyler yapabilir insan. Mektup yazabilir, şiir yazabilir meselâ. Onlara değerli ve önemli oldukları, bir şekilde hissettirilebilir. Çünkü bugün yeni bir gün ve onları yarın görememe ihtimali de var.
Bugün yeni fikirleri olmalı insanın. Yeni düşünceleri, yeni hayalleri, yeni hedefleri... Bugün yeni bir şeyler öğrenmeli. Ve yeni bir şeyler öğretmeli. Yeni bir şeyler bırakmalı hayata, geleceğe... Bak yeni bir çiçek başkaldırmış göğe umutla, incecik narin cüssesine aldırmadan. Bak karıncaya, yine iş başında. Her an her şeyden öğrenecek bir şeyleri olmalı insanın. Bugün muhakkak farklı olsun dünden. Yarın anlatacak güzel anılarınız olsun. Farklı yönlerden bakın bugün hayata. Küçük değişiklikler yapın. Ayrıntıları atlamayın. Daha dikkatli bakın etrafa. Yeni kapılar aralayın. Belki bu kapı hayatınızın en önemli, en anlamlı yoluna çıkacak. Çoğu günler unuttuğunuz kendinizin değerini bugün yeniden hatırlayın. Kendinize önem verin, değer verin ve her gün kendinize bir şeyler katarak her gün bu değerinizi katlayın. Her gün yeni bir şeyler istemekten, yani dua etmekten çekinmeyin. Her gün bize yeni bir gün veren, her şeyi her gün bizim için yeniden var eden ve hayatımızı devam ettiren Yaratıcımız elbette bütün isteklerimize, dualarımıza cevap veriyor ve verecektir de! Bugünümüz dünden, yarınımız bugünden güzel geçsin..

yazan:Mehtap YILDIRIM

gurbetin hüznü




Yalnızdır insan kalabalıklarda bile...
Dünyaya gelirken de yalnız, giderken de yalnız gideriz. Bazen bir metropolde yüzlerce telâşlı çehreden biridir insan. Bazense Anadolu’nun bir kasabasında içten gülen bir yüzdür. Ama yalnızdır, gariptir, yolcudur, nerede ve kimlerle olursa olsun.
Bir çoğumuz gurbette olmasak da, konakladığımız bir han misâlindeki dünyada gurbetteyizdir. Memleket itibariyle gurbette olanlar için ise, gurbet içinde gurbettir yaşamak. Lacivert bir denizin içinde yalnız yüzen yıldız gemilerinden biridir dünyamız. Belki o da aynı hüzünden muztariptir kimbilir..
Ailemiz, arkadaşlarımız ve bir sosyal çevremiz olsa da, kendimizle baş başa kaldığımızda ne kadar yalnız olduğumuzu anlarız. Bazen yakınlarımızı kaybetmenin hüznü, bazen ömrümüzün bir yılını daha geride bırakmanın hüznü çöreklenir yüreğimize. Yaşı kemale erenler içinse saçına düşen ilk ak, ya da yüzüne düşen ilk çizgi habercisidir dünyadan ayrılacağının... Genç olsun yaşlı olsun uzaklara dalıp giden gözlerde hep bir şeylerin hasreti vardır, hüznü vardır..
Dünyanın servetine sahip de olsa fakirdir insan.. Bir süre konaklamak için geldiği bu handa, bu gurbet elde neyi sahiplenebilir ki? Fakir olduğu kadar da acizdir insan. Ne kadar saklasa da, içten içe bir hüzün vardır yüreğinde. Endişeler taşır, korkuları vardır. En sevdiklerinden ayrılmak, en güzel günlerinin bitmesi kalbinin derinliklerinde bir sızı olarak kalır. Bu bakımdan insan için zordur yaşamak.. Bir çiçeğin solması bile yüreğini sızlatır. Bir yaprağın titreyerek düşmesi kalbini titretir. Özlem duyar geçmişine, kaybettiklerine... Bazen iki damla yaş olur gözlerinde, bazen acı bir sessizlik...
Bazen bir otobüsün ardından el sallamaktır gurbetin hüznü... Hem giden ağlar, hem geride kalan. İnsan kalbi dayanamaz ki... Mümkün mü acı çekmeden, gözyaşı dökmeden yaşamak?
Paylaşılmaz kimseyle bu gurbetin hüznü, yalnızlığı. Ne ana baba ile, ne kardeşle... Ne eş, ne dost çare olmaz bu derde..
Böyle bir ruh halinde penceremden bakarken, biri gelip bir süre balkonda konaklıyor. Sanki o da aynı düşüncelerde, o da yalnız. Sonra dağlar gözüme çarpıyor. Yıllar yılı dimdik duran, başı eğilmez dağlar. Bakıyorum ki onlar da derin bir düşünce içinde. Bir grup ağaç var ama her biri ayrı bir duruş içinde. Her şey tek başına bu kalabalık içinde.
Hayatın hüznünü derinden hissederken; her şeyin sahibi Allah’ın, herkesi, her şeyi idare ediyor olması, sonsuz şefkati ve rahmetiyle kâinatı kuşatıyor olması bana bir teselli oluyor. Aydınlık bir kapı aralanıyor hüzünlü gözlerimde. Allah sevgisini kalbimde, damarlarımda hissediyorum. “Ben kuluma şah damarından daha da yakınım” demiyor muydu? Anladım ki, bu hüznün ilacı, bu yalnızlığın çaresi ancak Ona güvenmek, Ona dayanmakla mümkün. Beni anlayan cevap veren biri vardı artık. Her şeyin sahibi Yaratıcımız her şeyi aynı anda gözetip idare ediyor ve hiçbir şeyi yalnız bırakmıyordu. Sevgisiyle, merhametiyle, sonsuz ikramıyla, sonsuz rahmetiyle her an hepimizin, her şeyin imdadına yetişen, duâlarımıza cevap veren Rabbimize şükürler olsun.
yazan:Mehtap YILDIRIM