1 Eylül 2008 Pazartesi

HOŞGELDİN RAMAZAN!


On bir ay önce nasıl da üzülmüştük gittiğine… Ya bir daha göremezsek demiştik… Yaşlı gözlerle uğurlamıştık. Şimdi yeni umut parıltılarıyla ve sevinç gözyaşlarıyla, şükür ve dualarla karşılıyoruz seni. Mahyalarda yeniden adını görmek, sana yeniden “hoşgeldin” demek ne güzel.
Artan sevincimizle birlikte tedirginliğimiz de artıyor. “Belki de bu son Ramazan” diyor içimizden bir ses. Geçen Ramazan aramızda olup da, bu Ramazan olmayanları düşündüğümüzde, bir daha ki Ramazanı görememe ihtimali tüm benliğimizi sarıyor. Ve daha sıkı sarılıyoruz bu mübarek aya.
Ya Şehr-i Ramazan, biliyormusun yokluğundaki perişaniyetimizi? Karnımız hep toktu ama ruhlarımız nice zamandır aç kaldı. En güzel elbiseleri giysek de, içimizde lime lime parçalanmış, eskimiş yanlarımız vardı. Sen onaran, doyuran, paklayan, tedavi eden nurdan bir el gibi yetiştin imdadımıza. Şimdi yeniden yanımızdasın, bizimlesin. Ana kucağı gibisin. Seninle güvendeyiz. Seninle huzur içindeyiz.
Camilerimiz yine tıklım tıklım… Zengin, fakir, yaşlı, çocuk, kadın, erkek aynı anda iftar etmek, aynı anda şükretmek, aynı anda dualar etmek ne güzel…İşte yine rahmetinle, bereketinle bizimlesin…
Yine tatlı iftar telaşlarındayız. Yine bereketli ve heyecan verici sahurlarındayız. Dünyevîleşme tuzaklarından çekip çıkardın bizi yanına aldın. Yabancılaştığımız kültürümüzle yakınlaştırdın. Ruhlarımızı saflaştırdın, berraklaştırdın. Hiç bir ayrım yapmadan hepimizi yanına aldın. Şükürler olsun ki geldin…
Hoşgeldin ey Ramazan. Hoşgeldin hanelerimize, hoşgeldin kalplerimize… Bize sayısız hediye ve sürprizlerinle geldin. Bizi baştan aşağı yenilemeye geldin. Seninle hayatın ve nimetlerin, elimizde olanların değerini yeniden anlıyoruz. Hayatımızın muhasebesini yeniden yapıyoruz. Yeniden tanzim ediyoruz yaşamlarımızı. Suya bir başka bakıyoruz artık, ekmeği bir başka görüyoruz. Akşamları eve fırından yeni çıkmış ekmek götürmenin nasıl bir mutluluk olduğunu yaşıyoruz yeniden. Anlıyoruz ki, önceden küçük ve ayrıntı sanıp atladığımız ne büyük sevinçler varmış. Seninle hayatımızın her ânı lezzete dönüşüyor ey Ramazan!...
Mehtap YILDIRIM

22 Ağustos 2008 Cuma

Risale-i Nur ve Yağmur


“Risale-i nur’la yağmur alakadardır. Okunmasına, yazılmasına manialar olduğu zaman kuraklık başlar. Ve intişarı rahmet olduğu için, rahmetin gelmesine vesile olduğuna inandık.”( 8.Lem’a’nın ahiri)
Risale-i nur’un bir çok yerinde beyan edilmiştir ki, ne zaman Kur’an ve iman hizmetine sed çekilse, hücum edilse neticesi kuraklık ve yağmursuzluk olmuştur.
Son günlerde yaşadığımız şiddetli sıcaklar, kuraklık, orman yangınları gibi felaketler Risale-i nur ve rahmet/bereket bağlantısını ve hizmetlerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini hatırlattı.
Elhamdülillah Üstadımızın “gün gelecek Risâle-i Nurları dünyaya okutturacağım” müjdesi vuku bulmuş, dünyanın her köşesinde Risale- i Nurlar okunmaktadır. Gerek ülkemizde gerekse dünyada hizmetler devam etmektedir. Bununla beraber dünyayı tehdit eden küresel ısınma, kuraklık, kaynakların azalması gibi sıkıntılar yaşamamız bizi düşündürüyor.
İmkanların çok kısıtlı olduğu bir zamanda matbaanın olmadığı, gaz lambası altında el yazısı ile çoğaltılan, intişarı ve inkişafı için her zorluğa katlanılan o çileli günlerden böyle rahat günlere kavuştuğumuzu düşünecek olursak hizmetlerimizin de günümüz şartlarına göre yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. O zamanlar Risale-i Nur’un okunması ve yazılması, devlet eli ile engelleniyordu. Bir dayatma ve zorlama mevcuttu. Bu zamanda ise hiç bir baskı olmaksızın, nefisten gelen tembellikler, dünya işleri gibi sebeplerle yeteri kadar okumuyoruz, yazmıyoruz, neşrine çalışmıyoruz, inkişâfı için hizmetlerde bulunmuyoruz. Risale-i nur hizmetine olan maniaların bu zamanda bir baskı ile olmayıp kendi isteğimizle olması daha da acı değil mi? Önemsiz dünya işlerine vakit ayırdığımız kadar elimizin altında okunmayı bekleyen kitaplarımızı okumaya vakit ayırmıyoruz. Halbuki ne kadar şükretsek ve ne kadar okusak azdır.
“Risale-i Nur, kalbe huzur, vücuda afiyet, rızka bereket” olduğuna göre, okuyanların ve yazanların daha huzurlu, mutlu ve sağlıklı olması gerekirdi. Demek ki yeteri kadar ve gereği gibi okunmuyor ki, bunlardan mahrum bulunuyoruz. Öyle ise bizi okumaktan alıkoyan ne? Televizyon mu?, internet kullanımı mı?, dünya işlerinin yoğunluğu mu? Bu engeller her ne ise bunları hayatımızdan çıkaralım ya da hayatımızda işgal ettiği yeri ve önemi azaltalım ne dersiniz? Dünyevîleşme tuzakları nur talebelerini de etkisi altına almasın.
Günlerimiz Risale-i Nur’suz yani susuz, rahmetsiz, bereketsiz geçmesin. İçinde bulunduğumuz üç ayların hürmetine, yaklaşmakta olan Ramazan-ı Şerifin bereketi hürmetine Cenab- ı Allah hizmetlerimize olan gayretlerimizi, şevkimizi, tesanüd ve uhuvvetimizi ziyadeleştirsin.


Mehtap Yıldırım

Risale-i Nur Okumak





Bediüzzaman Said Nursi henüz genç bir delikanlı iken Van’da Tahir Paşanın konağındaki ikameti sırasında gazetede okuduğu müthiş haber karşısında tüm haşmet ve cesaretiyle yerinden fırlamıştı. Haber şöyledir : İngiliz Mebusanında Müstemlekât Nâzırı (Sömürgeler Bakanı) Gladiston elinde Kur’an-ı Kerimi göstererek söylediği bir nutukta “Bu Kur’an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’anı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur’andan soğutmalıyız” diye hitabede bulunmuştur.
Bu havadis üzerine genç Molla Said, kararlı ve keskin nazarını ötelere dikerek “Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez manevî bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya isbat göstereceğim!” diye haykırır. Böyle kuvvetli bir niyet ile harekete geçer. Ne olursa olsun bu Millet Kur’an hakikatlerini okumalıdır. Hem aklî ve mantıkî delillerle tam kanaat ederek okumalıdır! Cahil kalmamalıdır! Bunun üzerine Üstad Hazretleri vakit kaybetmeden fen ve din ilimlerinin bir arada okutulacağı Medresetüz’zehra adlı üniversite projesini hayata geçirmek için girişimlere başlamıştır.
Bundan sonra ise ne zaman Kur’an’ın bir hükmü ortadan kaldırılmaya çalışılsa Üstad hazretleri daha parlak bir şekilde ortaya çıkarıp ispat etmiştir. İnkârcılara da kabul etmekten başka söyleyecek söz bırakmamıştır. Mesela inkârcılar Naturalizm (Tabiatçılık) fikrini ortaya atarak, her şeyi (hâşâ) doğanın yarattığı inancını yaymaya çalıştıkları bir sırada, Bediüzzaman Hazretleri Tabiat Risalesini telif ederek Tabiatperestlerin küfür fikrini bir daha dirilmemek üzere öldürmüştür. Sonra yine milletin ahiret inancını ortadan kaldırmaya çalışan inkârcı gurup alenî bir şekilde gazete ve mecmualarda haşrin olmadığına dair makaleler yazarak bu fikri yaymaya çalıştıkları vakit, Üstad Hazretleri büyük bir heyecan ve ızdırapla Haşir Risalesini yazmıştır. Haşrin varlığını öyle bir ispat ve izah etmiştir ki, inkârcıların en önde gelenine dahi “Adam neredeyse ahiretin sokaklarını tarif etmiş!” dedirtecek kadar büyük bir tesire muvaffak olmuştur.
1940 senesinde Kastamonu’daki lise talebelerinin “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” demeleri üzerine Üstad Hazretleri “Siz muallimlerinizi değil, okuduğunuz fenleri dinleyin. Çünkü onlar, mütemadiyen lisan-ı hal ile Allah’tan bahsediyorlar” deyip misallerle fenlerin diliyle Allah’a iman hakikatini ispat etmiştir. Risale-i Nur’un eğitim metotlarındandır ki, her fenden Allaha giden pencereler açılır. Kâinat büyük bir kitaba benzetilir. Her sayfası, her kelimesi, her harfi Yaratıcısına işaret eder. Onu tanıttırır.
İşte Risale-i Nur’un gayesi de; okuyan, sorgulayan, araştıran ve ilim yolu ile Yaratıcısını tanıyan, bu yolda terakki eden hamiyetli gayretli bireyler yetiştirmektir. Nur’un sadık kahramanı Zübeyir Gündüzalp “ Bütün tehlike okuyamamaktan çıkıyor. Okuyamamaktan kork!” diyerek okumak üzerinde sıkça durmuştur. “Daima okumak. Dem ve damarlarımıza karışacak derecede okumak…”
Bugün insanların ortak şikâyeti “okuyamamak” olsa da Risale-i Nur diğer kitaplara benzemediğinden daima ve sürekli bir okuyucu kitlesi bulmaktadır. İlim öğrenmenin ve zamanı değerlendirmenin en kestirme ve en kârlı yolu da Risâle-i Nur okumaktan geçmektedir. Risale-i Nur okuyan insanlar körü körüne değil de, nereden gelip nereye gittiğini, niçin yaşadığını, hayatın gayesini sorgulayan ve aklî delillerle öğrenen bilinçli bireylerdir.
Bediüzzaman’a göre aklı nurlandıran fen bilimleri, kalbi nurlandıran ise din ilimleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Doğrudan doğruya Kurandan süzülen, Kur’an’ın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur akıl ve kalp birimlerini birlikte hareket ettirerek okurlarına entelektüel bir zeka sağlar ve başarıya ulaştırır.
Bediüzzaman Hazretlerinin Medresetüz’zehra projesi her ne kadar maddi olarak hayata geçirilememiş olsa da, Risale-i Nur okuyan her insan ayaklı bir medrese, Risale-i Nur okunan her ev bir medrese-i Nuriye olmuştur.

Mehtap Yıldırım

6 Haziran 2008 Cuma

zamanım eyvah!



Hepimiz elinde eşit miktarda olan ve en değerli sermayemiz zamandır. Fakirin de bir günde yirmi dört saati var, zenginin de. Uyuyanın da zamanı geçip gidiyor, çalışanın da.. Hiçbir şey yapmayıp “of zaman geçmiyor” diyenin de zamanı geçiyor, işlerinden başını kaldıramayıp “zaman ne çabuk geçiyor” diyenin de.
Ne var ki, elde varken en çok değeri bilinmeyen de yine en değerli sermayemiz olan zaman değil midir? En çok israf ettiğimiz, sanki sonsuzmuş gibi “aman canım başka zaman yaparım” “günler torbaya mı girdi?” “daha çok zaman var” gibi cümlelerle en çok kıymetini bilmediğimiz varlığımız da zamandır.
İnsan hep aldanır. Kendi kendini avutur, nasıl olsa daha yaşayacak çok yılı vardır!
Ah şu zaman… Şaire “Nasıl geçti habersiz şu güzelim yıllarım” dedirten, Cahit Sıtkı Tarancı’ya otuz beşinde aynalardan hesap sordurtan zaman…
Geriye baktığımızda pişmanlıklar yaşamamak için zamanımızı en etkin şekilde kullanmak zorundayız. Düşünmeliyiz ki, aldığımız her nefes sayılı ve bize emanettir. Saatin saniyeleri gibi her nefes ömür saatimizi son nefesimize doğru yaklaştırmaktadır. Bir nefese belki de milyonlar sene cennet hayatı kazandıracak bir amel de sığabilir, cehennem ateşini gerektirecek ve hatta küfre götürecek bir anlık günahlar da sığabilir. Buradaki zamanımız bize göre geçici olsa da, her şey kaydedildiği ve muhafaza edildiği için ahiretteki ebedi hayatımızı doğrudan etkileyecektir.
Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde bizleri uyarıyor : “Dünya hayatı, bir anlık bir zamandan ibarettir. O halde onu, Allah yolunda geçiriniz.” Kısa ve fani ömrüne nice bereketli zamanlar sığdırarak ebedîleştiren zamanın bedîsi Bediüzzaman ise, gece ve gündüzü ömür ağacımızı kemiren iki fareye benzetirken, o ağaçta muallakta asılı kalan insanı aşağıda da bir ejdarha ağzını açmış beklemektedir. Yani bu da kabir kapısıdır. İnsanın bu derece dehşetli ve ortalama altmış yıl gibi sınırlı bir zamanı varken malayani şeylerle uğraşarak zamanını tüketirse ne kadar divanelik etmiş olur.
Zamanın planını ve programını çok iyi yapan ve her anını bâkileştiren Zübeyir Ağabey, şu yaşadığımız andan önceki zamanın mazi olduğunu, yarının ise henüz madum olduğunu belirterek: “Öyle ise bütün Kur'anî, îmanî hakikatları okumamda, ubudiyetimde, bütün himmet ve alakamı bu ana veya bu güne hasredeceğim. Zira fırsat bu fırsat, dem bu demdir. Yarına, sonraya kalan, dona kalır. Yalnız bugün veya bu saat için çalışacağım. Vazife-i fıtratımın muktezası olan fîil ve amelimi, îfa ve mes'ud olmak için, yalnız bu gün için, yalnız şu hazır zaman için çalışacağım. Mazi olan gün ve saat geçti ve madumdur. Öyle ise, yalnız elimde bulunan şu hazır vakitte neye çalışacaksam, ona çalışacağım ve çalışıyorum.” der.
Allaha olan kulluk görevimizi yerine yetirirken namazlarımızı vaktinde eda etmeli, her namazı sanki kıldığımız son namazımızmış gibi düşünmeliyiz. Zübeyir Ağabeyin de söylediği ve uyguladığı gibi tüm zamanımızı içinde bulunduğumuz andan ibaret bilmeliyiz. Zaten farz namazlarını kılan ve günahlardan kaçınan insanın dünyaya ait yaptığı tüm meşrû iş ve fiillerinin de ibadet hükmüne geçerek nice sevaplar kazandıracağı Rahmet-i İlâhiyeden umulur.
Herkes kendi ömrünün idarecisi ve muhasebecisi olarak kendi zamanını programlayabilir. Ömrümüzün son nefesine geldiğimizde “zamanım eyvah” demeden önce farzları yerine getirmeli, meşrû ve nizamlı bir şekilde bu günün işini yarına bırakmamalıyız. Bu ömür sermayemizi nasıl daha fazla hizmetlerde kullanarak kâr’a geçirebileceğimizin hesabını yapmalıyız. Madem her şey elimizden çıkıyor, hiç bir şey kararında durmuyor, öyle ise zamanımızı beyhude akıp yok olmaktan kurtarmalıyız.


Mehtap YILDIRIM


18 Mayıs 2008 Pazar

muhabbetteki kuvvet




Kâinatın her köşesi sevgi ile örülüdür. Her şey birbirine muhabbet bağları ile bağlıdır. Bu muhabbetin heyecanı ile kâinat sarayında işler aksamadan devam eder. Bu muhabbet ile bir nazenin çiçek kayayı şak eder de hayata gülümseyerek başını kaldırır. Kaya da aynı muhabbetle ona yol açar. Bulutlar bitkilerin, bitkiler hayvanların yardımına koşar. Rüzgârlar tohumları muhabbetle taşır. Bunun gibi kâinatın hangi köşesine baksak keyifle ve muhabbetle devam eden hummalı bir çalışma görürüz.
İşte insan da böyle bir kâinatın meyvesidir. İnsan vücudu da muhabbetle örülmüş hücrelerden oluşmuştur. Kâinatın işleyişindeki sistem insan vücudunda da işlemektedir. Organlar birbirlerinin vazifesine yardım ederler, birbirlerine destek ve tamamlayıcı olurlar. Bedenimiz de dünyamız gibi bize en güzel mesken olmuştur. Birisi evimiz, diğeri şehrimiz gibi. Her iyilik ve her yardım altında sevgiyi barındırdığına göre onlar da sevgi ve muhabbetle vazifelerinin peşinde koştururlar.
Kâinatın meyvesi olan insan, içinde öyle bir çekirdek taşır ki, o çekirdekte tüm kâinatı kuşatacak bir muhabbet programı vardır. Hepimiz böyle bir muhabbet çekirdeği ile dünyaya geliriz. Bundan sonra ise o çekirdeğin programını işletme görevi bize düşmektedir. Yaratıcımızın bizim için yarattıklarını, bizi kuşatan muhabbetini, sevgisini, şefkatini, cömertliğini anlayarak Onu tanımak ve sevmek en mühim vazifemizdir. Yaratılan her şeyi Yaratandan dolayı seven insan hakiki muhabbeti bulduğu gibi muhabbetten mahrum da kalmaz. İnsanın etrafına saçtığı sevgi enerjisi kat kat çoğalarak ona geri dönecektir.
Güzel görebilmenin ve güzel düşünebilmenin altında da yine sevgi vardır. Seven insan daima pozitiftir. Risale-i Nur mesleğinde de bu düşünce hâkimdir. Yani hep olumlu ve güzel düşünmek ve ya “müspet hareket”. Diğer bir ifadeyle “sana safa vereni al, keder vereni bırak” düşüncesi. Olumlu ve güzel olan her şey altında bir sevgiyi barındırdığı gibi, tüm olumsuzlukların ve kötülüklerin temelinde de sevgisizlik yatmaktadır. Toplumu huzursuz eden, kapkaç, cinayet, terör gibi tüm şiddet olaylarının sevgisizlikten, merhametsizlikten kaynaklandığı açıktır.
Çileli ömrünü muhabbete adamış olan Bediüzzaman Said Nursi “Yolların en keskin kuvveti muhabbettir “ der. Kendisi de bu kuvvet ile tüm eziyet ve zulümlere tahammül edebilmiş, büyük bir fedakârlık ve şefkat ile “Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helal ettim” demektedir. İşte hakiki sevgi budur. Sevginin aşamayacağı engel yoktur.
Cenab-ı Allah “Habibim sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” demiştir. Böylece kâinat Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâmın muhabbetine ithaf edilmiştir. Yani Muhammed’den muhabbet hâsıl oldu. O’nun muhabbeti her şeye aksetti. Dağ, taş, ağaç, kuş, böcek Onun muhabbetiyle yanıp tutuşurken, Efendimiz de kâinatı kuşatan sonsuz muhabbetiyle en çok ümmeti için dua edip gözyaşı döktü. O bizi kimsenin düşünmediği kadar düşündü, kimsenin sevmediği kadar sevdi. Bu yüzdendir ki, herkesin “nefsî nefsî” dediği bir zamanda O “ümmetî, ümmetî” diyecektir.
Madem biz böyle bir muhabbetle yaratılmış ve muhabbetle kuşatılmışız, muhabbetteki kuvvet ile kenetlenelim, dostluk, kardeşlik bağlarımızı güçlendirelim. Kâinatla kardeş olalım. İnsanlık dışı taşkınlıklar ile kâinatı hiddete getirmek yerine; kalbimizdeki muhabbet çekirdeği ile geçtiğimiz yerleri muhabbet sümbülleri ile donatarak biz de bir muhabbet fedaisi olalım. Muhabbetteki kuvvet ile her güçlüğün üstesinden gelelim.

yazan: Mehtap Yıldırım

12 Mayıs 2008 Pazartesi

1 Mayıs 2008 Perşembe

çocuklara sigorta





Şu günlerde anne babalar çocuklarını sigorta ettirmek telaşındalar. Her anne baba çocuğunun gelecekte iyi bir meslek sahibi olmasından, iyi bir evlilik yapmasına kadar düşünüyor. Hatta bütün yaşama gayelerini çocuklarına endekslemişcesine uğraşan anne babaları görüyoruz. Şimdilerde ise çocuklarının emekliliğini düşünüyorlar. Çocuklarının geleceğini güvence altına almaya çalışıyorlar.
Anne ve babaların evlatları üzerindeki hakları ödenmez. Şefkat ve sevgilerinden de şüpemiz yoktur. Ancak bir anne baba evladının sırf dünyadaki ortalama atmış yılını rahat geçirmesi için çaba sarfediyorsa burada bir sevgi ve şefkat eksikliği var demektir.
Asırların mimarı ve bir şefkat abidesi olan Bediüzzaman Said Nursi'nin verdiği şu örnek bu gün de anne babalara güzel bir ders vermektedir. Şöyle der : "ıÜüOğlum paşa olsun" diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa'ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor." Biraz düşünecek olursak bir çocuğa meslek garantisi, rahat yaşama, sigorta etmek gibi imkânlar sağlamaktan önce yapılacak daha önemli bir şey var. Bu öyle bir sigorta olsun ki, hem dünyasını hem de ahiretini teminat altına alsın.
Bediüzzaman her meseleye keskin ve geniş bir nazar ile hakikat noktasından baktığı için masum çocukların ve gençlerin geleceklerini pek çok düşünür. Öyle ki anne babalarımızın düşünemeyeceği kadar büyük bir şefkatle düşünür. "Karşımda müthiş bir yangın var.ıÜüAlevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum" derken evladım dediği bu vatan gençlerinin karşılaşacağı tehlikeyi görür ve kendini alevlere atmaya razı bir şefkatle söyler bunu. Yine Eskişehir Hapsindeyken karşısındaki lisenin kızlarının elli yıl sonraki geleceklerini görür ve onlara duyduğu şefkat ve merhametten dolayı ağlamaya başlar. Evlatlarının içine düşebileceği tehlikelere karşı önlemler almayı en önemli vazifesi bilmiş, onların dünya ahiret ve saadetini teminat altına almak için çalışmıştır.
Çocuklara hakiki bir şefkat nazarı ile bakan yetişkinler o çocukların sadece dünyada karşılaşabilecekleri zorlukları düşünerek kaygılanıp üzülmezler. Hakiki bir şefkat çocuğun her iki dünyasının da iyiliğini, hayrını istemeyi, düşünmeyi gerektirir. Bu çocuğun kabirdeki hali nice olur? Ahirette ne durumda olur? Yakama yapışıp benden davacı olur mu? gibi soruların cevabını düşünerek çocuklarımıza da ona göre bir gelecek hazırlamalıyız. Herşeyden önce ona dünyada rahat ve huzur, kabirde nur, ahirette kurtuluş olacak "iman sigortası" ile sigortalamalıyız.

22 Nisan 2008 Salı

Nur semasının en parlak yıldızı: Zübeyir Gündüzalp




Büyük davalar, büyük insanların omuzlarında yükselir. İnsan için en büyük dava ise, iki cihan saadetini kazandıracak olan iman davasıdır. İlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Âdem’den (as) son Peygamber olan Hz. Muhammed’e (asm) kadar, iman davasının en büyük kahramanları Peygamberler olmuştur. Peygamberlerden sonra da, onların sahabeleri gelmektedir. Bizim Peygamberimiz (asm) “Benim ümmetim, gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysanız, sizi selamete çıkarır” buyurmuştur.

Peygamberlerden sonra, onların varisleri olan âlimler iman davasını omuzlamışlar, insanlara en büyük davayı kazandırmak için hayatlarını adamışlardır. İman hizmetinin asrımızdaki ve gelecek asırlardaki en büyük hizmetkârı da Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman’dır. En dehşetli bir asırda, en inatçı inkârcılara karşı iman davasını öyle bir omuzlamış ki, dinsizliğin belini kırmış, sarsılan iman esaslarını yeniden tahkim etmiş, Kur’an’ı asrın idrakine söyleterek iman sancağını akılların ve kalplerin burçlarına dikmiştir. Onun için “Bediüzzaman” olmuş, zamana hükmetmiştir. Böylece ahir zaman Peygamberi olan Hz. Muhammed’in (asm) ahir zamandaki vârisi olduğunu göstermiştir.
Peygamberlere en yakın olan ve onlara en büyük yardımı dokunanların sahabeler olduğunu söylemiştik. Âlimlerin ve müceddidlerin de en yakınları ve en büyük yardımcıları, onların talebeleridir. Onların da her biri, bir yıldız gibi ışık verici ve yol göstericidir. Bediüzzaman’ın talebeleri de birer yıldız mahiyetindedir. Risale-i Nur’un ışığını yansıtan birer nur kaynağıdır. Her yıldız, gökyüzünde ışıldayan bir cevher olmakla beraber, bazıları diğerlerinden daha parlak, daha gösterişlidir. Diğer yıldızlar âdeta onun etrafında kümelenmiştir. Bediüzzaman’ın talebeleri içinde de bir yıldız vardır ki, diğerlerinden daha parlak, daha çok ışık saçmaktadır. Sadakatin, ihlâsın, istikrar ve istikametin en parlak yıldızı olan talebesi ise, Zübeyir Gündüzalp’tir. Bediüzzaman’ın vefatından sonra iman davasını omuzlayan, Risale-i Nur’un bayrağını gönüllerde dalgalandıran iman kahramanı, Zübeyir Gündüzalp!
Vefatının 38. yılı münasebetiyle Zübeyir Ağabey’den bahsetmek, özellikle gençlere gayret ve heyecan veren destansı hayatından kesitler sunmak isteriz.

Biyografisi
Zübeyir Gündüzalp, 1920 senesinde Konya’nın Ermenek ilçesinde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Ziver olup Üstad, Zübeyir bin Avvam Hazretlerine atfen ismini Zübeyir olarak değiştirmiş ve bu isimle tanınmıştır. İlköğretimini Ermenek'te yaptıktan sonra ortaokulu Silifke'de okuyup bitirmiştir(1939). Bu tarihten itibaren önce Ermenek'te sonra Konya'da Posta telgraf muhabere memuru olarak çalışmıştır. Konya'da bulunduğu sıralarda Nurlarla tanışmış ve ömrünün sonuna kadar iman hizmetini en güzel şekilde ifa etmiştir.
İlk defa 1946`da Emirdağ`da Bediüzzaman’ı ziyaret etmiştir. İlk ziyaretinde heyecandan tir tir titriyor ve mütemadiyen gözyaşlarını tutamayarak ağlıyordu. Bediüzzaman, "Keçeli, neden ağlıyorsun?" diye onu bağrına basıp dua etmiş. Üstadının ikazı üzerine dışarı çıkıp yüzünü gözünü yıkamış tekrar Bediüzzaman’ın huzuruna kabul edildi. Ayrılık zamanı gelince Zübeyir Gündüzalp, Üstadına, "Memuriyetten ayrılıp, yanınızda hizmet etmek istiyorum" der, Bediüzzaman, bu fedakârlığa çok memnun olur; cevaben, "Vazifene devam et, Konya’da daha çok hizmet edersin. İnşallah, ileride alırım seni yanıma" der.

Zübeyir Gündüzalp, Konya’da dört sene kalır. Bu esnada Babalık gazetesinde çalışır ve orada çocuk terbiyesine ait bazı makaleler yazar. Nihayet 1948 senesinde Afyon’a tevkif edilir, burada Üstadıyla birlikte altı ay mevkuf kalmıştır. Yanlışlıkla tahliye edildiği zaman, sırf Üstadından ayrılmamak için, tahliyesinin yanlış olduğunu bildirerek, tekrar tevkif edilmesini sağlamıştır. Yine İslâmın bu kahraman fedaisi, Üstadıyla beraber olmak arzusuyla, Nur Risalelerini okuyup yazdığını bildirerek, kendi kendini ihbar etmiştir. Bundan sonraki hayatı, beş-altı ay Eskişehir`de ve nihayet büyük kısmı İstanbul’da dinî hizmetlerle haşir-neşir olarak geçmiştir.Üstad'la hapis yatarken yanlışlıkla serbest bırakıldığında bu fırsattan yararlanıp özgürlüğüne kavuşma şansına sahiptir ancak, o, yapılan yanlışlığa itiraz ederek tahliyeyi engellemiş ve böylece Üstadından ayrılmamıştır. Nurcuların takibata uğradığı, kanunsuz bir şekilde tutuklandıkları, eziyet gördükleri hengâmda, Risale-i Nurları okuduğunu söyleyerek kendi kendini ihbar etmiştir. Her halükarda iman hakikatlerini mahkûmlara, savcılara, hâkimlere izah etmeye devam etmiştir. Çünkü onun tespitlerine göre Risale-i Nurları okuyan hâkimler, yanlış hüküm vermeyeceklerdir. Nitekim Risale-i Nurlar ve Nurcular hakkında açılan yüzlerce dava, beraatla neticelenmiştir.
Zübeyir Gündüzalp, Nurların "Kara Sevdalı"sıdır. İnsanların imanını kurtarmaya vesile olmak için gecesini gündüzüne katmıştır. İman aşkıyla yanıp tutuşurken hâkime: "Eğer komünistler mürekkep ve kağıdı yok etmek imkânını da bulsalar, benim gibi birçok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risale-i Nurun neşri için, mümkün olsa derimizi kağıt, kanımızı mürekkep yapacağız" der.
Onun için Risale-i Nur’a, Bediüzzaman'a talebe olmak, en büyük bir şereftir. Oysa bu yüzden tutuklanıp yargılanmaktadır. Suç olarak görülen bu fiili kendisinden sorulduğunda:
"Bediüzzaman Said Nursi gibi bir dâhinin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla, 'Evet, Risale-i Nur’un şakirdiyim..." diye haykırırken, orada hazır bulunan Üstad da "kabul ediyorum" der.
Zübeyir Gündüzalp’in hizmetteki yerini Bediüzzaman Hazretlerinin:
"Zübeyir bana merhum biraderzadem Abdurrahman yerine verilmiştir diye manevi ihtar aldım. Hakiki fedakâr Zübeyir, en lüzumlu ve hizmete şiddetli ihtiyacın zamanında buraya imdada geldi..." ifadelerinde görmekteyiz.
27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra memleketi olan Ermenek'te mecburi ikamete tabi tutulur. Burada bir süre kaldıktan sonra, gizlice Ermenek'ten ayrılarak Ankara'ya gider. Altı ay kadar Ankara'da kalırve 1961'de İstanbul'a geldi. 2 Nisan 1971 tarihinde İstanbul'da vefat etti.
Üstad Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra “meşveret sistemi”ni tesis etti. Hizmeti meslek ve meşrep açısından şekillendirdi. Risale-i Nur Külliyatının neşri, İttihad Mecmuası, Yeni Asya Gazetesi ve yayınevinin kurulması gibi yayın faaliyetlerini başlattı.

Genç Zübeyir’in gençlik faaliyetleri
Zübeyir Ağabey fedakârlık, kahramanlık, sadakat, muhabbet, şefkat gibi öne çıkan vasıflarının yanında pratik zekâsı, gayreti, girişimciliği, samimiyeti ile de dikkat çekmektedir. Gençliğinin baharında nur gençliğinin başını çekerek o zamanki gençleri gayrete getirmektedir. Gençlere yönelik organizasyonlarıyla gençlerin ilgisini, sevgisini kazanmış, nur hizmetindeki gençlik sayısı hızla artmıştır.
Bitmez tükenmez bir heyecan ile hizmetten hizmete koşan Gündüzalp 27 yaşında genç bir delikanlı iken Konya Nur Talebeleri namına Ankara Üniversitesinde kalabalık bir kitleye akıcı bir üslup ile Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nurları anlatmıştır.
Gençlere karşı çok büyük bir şefkati olan Zübeyir Gündüzalp: “Teessür ve ızdırap karşısında kalbden bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir” demiştir. Üstadından aldığı kahramanlık ve şefkat dersi ile “bir genç dinsiz olmuş” haberini duymamak için gayretle çalışmıştır. Zübeyir Ağabey, gençleri kabiliyetlerine göre ayrı ayrı vazifelerde görevlendirirdi. Anadolu’daki bazı kardeşlere görevler verir, her yeri onlarla birbirine irtibatlandırır, atıl vaziyetten çıkarıp bir şahs-ı manevînin azaları gibi cemaati yek­vü­cut hâle getirirdi.

Sonuç
Bediüzzaman’ın “kâinata değişmem” dediği bu iman davasının mütevazı kahramanını anlatmak, benim gibi âcizlerin işi olmadığını biliyorum. Ama, böyle güzel bir insandan bahsettiğim için belki bu çalışmam da bir parça güzelleşir. “Ameller niyetlere göredir.” Ben de “Zamanın Sultanı” olan Bediüzzaman’ın “Vezir-ü Âzamı” olan Zübeyir Gündüzalp’i anlamak ve anlatmak niyeti ile bu satırları yazmış bulunuyorum. Bediüzzaman güneşinin bu en parlak yıldızını takip etmek, O’nun hayatını model yapmak, Nur talebeleri için en büyük gaye olmalıdır.
Zübeyir Gündüzalp hakkında bugüne kadar birçok eserler yazılmış, birçok hatıralar nakledilmiştir. Risale-i Nur’u okurken de, bizzat Üstad Hazretlerinin ifadeleri ile kendisine ne kadar değer verildiğini görmek mümkündür. Bizim yapmaya çalıştığımız, bunların bir kısmını olsun tekrar etmek, Onun hatıralarını canlı tutarak kendi hizmetlerimize rehber etmektir. Dergimizin bu sayısında, vefatının 38. yıldönümü olması vesilesi ile Nur davasının en büyük dava vekili olan Zübeyir Ağabeyimizi bir defa daha anmak, aziz ruhuna âcizane dualarımızı yollamak istedik.


yazan: Mehtap Yıldırım

11 Şubat 2008 Pazartesi


herkese bir gül bahçesi


Gülü zaten çok severiz ama bir de gül bahçesine girdiğimizi düşünelim. Renk renk güller ve onlardan gelen kokulara bir de kuş cıvıltıları ve bahçenin serinliği eklenince ne kadar ferahlarız. Kalbimiz ve ruhumuz neşe ile dolar, huzur buluruz. Güllerin ayrı ayrı renk ve güzellikleri gözümüze hitap ederken, burnumuz da çok güzel kokularından istifade eder. Gönlümüz bahçenin şirinliği ile, tenimiz de serinliği ile mest olur.
Bize dünya ve ahiret saadetimizin yollarını gösteren Üstad Hazretleri, bahçelerden de sıkça bahsetmiştir. Zaten eserlerinin büyük bir kısmını ya bağlarda, bahçelerde ya da dağlarda kaleme almıştır. Her şeye iman nazarı ile baktığından Isparta’nın gülistanlarında Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm’ın gül cemâlini görmüş, Katran ağacındaki menzilinde ve Çam ağacındaki köşkünde kudret ve rahmet tecellîlerini temâşa etmiştir. Bu tefekkürlü temâşâlar esnasında kalbindeki nur tohumları inkişaf etmiş, Risâle-i Nur gibi muazzam bir nur bahçesini netice vermiştir. O zamanki ektiği nur tohumları zeminimizde renk renk çiçekler açmıştır.
Hayatını böyle bir bahçenin bahçıvanlığına adayan Üstad Hazretleri, en çorak topraklarda bile muhabbetle, şefkatle, sabırla güller yetiştirmiş bunları insanlara takdim etmiştir. Ona eziyet edene değil bedduâ etmek, dünya ve ahiret saadetine vesile olacak bir gül uzatmıştır. Ona zulüm ve işkence edenlere, hor hâkir görenlere hep muhabbetle yaklaşmış, güller uzatmıştır. Kalplere ve gönüllere nur tohumları ekmiş, herkesin her iki cihanda da güzel bahçelerinin bağlarının olmasını istemiştir.
“Ne yapayım acele ettim kışta geldim, sizler cennetâsâ baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçekler açacaktır” müjdesi ile gelecek asırlara da çiçekler, güller göndermiştir. Hangimiz cennet misâli bir baharda ve gül bahçelerinde, çiçekler arasında yaşamayı istemeyiz ki... Muhakkak herkes her iki dünyasında da huzur içinde, mutlu, mesut yaşamak ister. İşte Üstadın bütün çabası da insanların bu arzusunun çaresini, reçetesini sunmaktır.
Dünya hayatı görünürde güllük gülistanlık değildir. Hep gül bahçelerine, hep güzelliklere çıkmaz yolumuz. Ancak hepimizin içinde gül bahçesine dönüşebilecek bir merkez vardır. Orası da kalbimizdir. Kalp bahçemizin çekirdeği imandır, muhabbettir. Dünyamızı ve ahiretimizi gül bahçesine çevirmenin yolu da, kalbimizdeki bu çekirdeklerle itina ile ilgilenmek, onları ibadet suyu ile büyütmek, güzelleştirmekle mümkün olur. Bunu başarabildiğimiz ölçüde dünya da bize bir gül bahçesi olur.
Bir zamanlar geçtiği toprakları, girdiği hapishaneleri, tanıdığı gönülleri birer gül bahçesine çeviren Üstadımız bu gün de herkese bir gül bahçesi vermeye devam ediyor. Dünyada dahi bize bir gül bahçesi vermek istediği gibi kabirlerimizin de cennet bahçelerinden bir bahçe olmasını istiyor. Ahirette de herkesin yeryüzü kadar bağlar, bahçeler, süslü kasırlar sahibi olmasını istiyor ve bunun için duâ ediyor.
Öyleyse biz de Üstadımızın bize sunduğu gül bahçelerine iyi bakalım. İbadet, takvâ, muhabbetle sulayalım, besleyelim ki, ölümümüzden sonra da bu bahçenin tohumları neşvü nemâ bulsun, ebedî bahçelerimizde sümbüllensin, çiçekler açsın.

yazan:Mehtap YILDIRIM

10 Şubat 2008 Pazar

hizmette heyecan



Hayatımızı başarılı ve huzurlu bir şekilde devam ettirebilmemiz için gerekli olan en önemli etkenlerden birisi de yaptığımız işe karşı duyduğumuz heyecandır. Yapacağımız işler, hedeflerimiz, vizyon ve misyonumuz karşısında heyecan duymuyorsak yüksek bir performans göstermemiz beklenemez. Kâinattaki mükemmel döngünün, hârikulâde işlerin ve kusursuz hizmetin altında da bu heyecanın rolü yok mu sizce?
Etrafımıza biraz dikkatli baktığımızda, varlıkların insanlara olan kusursuz hizmetlerinden duydukları heyecan bizi de heyecanlandıracaktır. Karıncanın hiç üşenmeden, dinlenmeden bütün gün çalışmasını düşünün. Ona o gayreti sağlayan, yaptığı işe karşı duyduğu heyecan değil midir? Bir kelebeği neşe ile kırlara doğru sürükleyen nedir? Küreleri uzay boşluğunda çılgınlar gibi koşturan, ırmakları, denizleri coşturan hep bu heyecandır. Nereye baksak bu hiç tükenmeyen enerjiyi, coşkuyu görürüz.
İdealleri karşısında heyecan duyan insanların hayatları da böyle coşkuludur. Monoton ve tekdüzen değildir. Belki yorucudur, belki çetin imtihanlarla doludur ama hiçbir engel onların hizmet heyecanı karşısında duramadığından hayatları başarı öyküleriyle doludur. Zaten onlar ne yorgunluk hissederler, ne de şikâyet ederler. Aksine hayat onlara göre tutkulu, maceralı, renkli hatta eğlencelidir. Korku nedir bilmezler, ölüme bile gülerek giderler.
Bu güne kadar milyonlarca insanın imanının kurtarılmasına vesile olan Risâle-i Nur hizmetinin asırlara sığmayan başarısının altında, bu uğurda değil dünyasını, ahiretini de feda eden Bediüzzaman Said Nursî ve bu dâvâyı hayatlarından aziz bilen nice kahramanların heyecan dolu azim ve gayretleri vardır. Onların bakışları bile, yüksek ideallerini görür gibi düşündükleri için, aydınlık, ümit ve heyecan doludur. Tıpkı Üstadın Tiflis’te Şeyh San’an Tepesinde din ve fen ilimlerinin bir arada okutulacağı medresesinin hayalini kurarken duyduğu heyecan ve onun bu ümidine şaşan Rus polisine verdiği cevabındaki kararlılık gibi… Ya da bazen avcı hattında, bazen at üzerinde savaşın en şiddetli ânında, böyle bir andan daha heyecan verici ve daha önemli bir hizmetin ihtarıyla “Yaz gardaşım!” diye yükselen heyecan dolu ses gibi. Ve bir elleri kılıçtan önce kalemde hazır bekleyen talebeleri ânında yazıyordu. Artık onlar ne top tüfek sesini, ne de atların çıkardığı sesleri duymuyorlardı. Savaşın gürültüsünden habersiz, kendilerini bambaşka bir âleme kaptırmışlardı. Savaş gelip geçiciydi, bir süre sonra dünya gündemini meşgul bile etmeyecekti. Ama o anda yaptıkları hizmetin kıyamete kadar insanların ebedî hayatlarını kurtaracak ve dünya gündeminden hiç düşmeyecek bir etkisi olacağını biliyorlardı. Orada Müslüman Türk milletinin, İslâm âleminin ve tüm insanlığın kurtuluş çareleri yazılıyordu. O anda bundan daha heyecan verici ne olabilirdi ki?
Sonra her biri ayrı bir heyecan fırtınası şeklinde geçen mahkemeleri düşünelim. Yazdıkları müdafaalarla her biri bir avukattan daha başarılı olan ağabeylerimizin tek gayesi Risâle-i Nurlara ve Üstadımıza haksız yere ilişenlere hakikati anlatmaktı. Hepsi bir aslan parçası gibi, Risâle-i Nurların önüne siper olmuşlardı. Her biri bir kumandandı. Ancak, içlerinden öyle heyecan dolu bir ses yükseliyordu ki, mahkeme heyetine şunları söylüyordu: “Risâle-i Nur uğruna kurşunla öldürüleceksem, o kurşunlara göğsümü gereceğim! Üstadım Bediüzzaman için hançerlerle parçalanırsam, etrafa sıçrayan kanlarımın ‘Risâle-i Nur, Risâle-i Nur’ yazmasını Rabbimden niyaz ediyorum”. Bu ses Üstadımızın aynası, vekili, kahraman Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimizden yükseliyor, adeta arşı titretiyordu.
Mahkemeler, hapishaneler, ödenen bedeller… İncelemeler, tetkikler, araştırmalar ve hepsinde aynı netice. Risâle-i Nurların okunması, bulundurulmasında her hangi bir sakınca olmadığına dair görüşler, berat kararları…
Biz bütün bu yaşananları; Tarihçe-i Hayat’ı ve hizmetimizin yakın tarihini anlatan kitapları okuyarak; dedelerimizden, babalarımızdan, ağabeylerimizden hizmet anılarını dinleyerek öğreniyoruz. Özellikle seksen sonrası kuşak olarak biz hakikaten hizmetin rahata kavuştuğu bir dönemde dünyaya geldik. Onların hissettiği hizmet heyecanını tam mânâsıyla hissedemesek de, hissetmeye ve hizmet aşkını, şevkini yakalamaya çalışıyoruz. Zübeyir Ağabeyin bir sözü vardır: “Fikrin mücadelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete ihtiyaç vardır. O da his ve heyecandır” der.
Zaman zaman bu heyecana muvaffak olamamak endişesine kapılırım. “Bizdeki bu heyecan eksikliği neden? Acaba rahat yaşamanın verdiği bir gafletten midir? Ne de olsa baskın yok, mahkeme yok, hapis yok” diye düşünmüşümdür. Yine böyle düşüncelere daldığım bir vakit, ruhumda açılan bir başka pencereden gelen cevap, aklımı ve kalbimi ümit ve heyecan ışıltıları ile aydınlattı.
Evet, zor günler, yani bizim hiç yaşamadığımız günler geride kaldı. Kışın en çetin günlerini, en şiddetli ayazlarını Üstadımız ve fedakâr, cefakâr ağabeylerimiz yaşadı. Nitekim Üstad “Ben acele ettim kışta geldim” diyor ve bizleri de cennetâsa baharlarla müjdeliyor. Kış mı daha heyecan vericidir, bahar mı? Kış heyecanı farklıdır elbet, şartlar ağırdır, ancak bahar heyecanı bambaşkadır. Bahardan, çiçeklerden söz etmek bile çehremizi ve ruh halimizi değiştirir. Öyleyse biz de hizmette heyecanı pekâlâ yakalayabiliriz. Bahar esintileri yurdumuzun ve dünyanın dört bir yanını kuşatırken, zeminimizde açan rengârenk çiçeklerin kokularını taşımalı her yere. Elimizdeki imkânları ve teknolojiyi kullanarak dünyanın her yerine ulaştırmalıyız Kur’ân’dan gelen hakikatleri.
Baharlar neşe ve enerji dolu, heyecan vericidir. Neden hizmette bahar coşkusunu yaşamayalım ve yaşatmayalım ki? Bunun için birbirimizi harekete geçirmeli, birbirimize örnek ve destek olmalıyız. Dâvâmızda ve birbirimizde fani olmalı, ihlas ve uhuvvet gibi düsturlara azami ölçüde riâyet etmeliyiz. Hizmette heyecan; güzel renk ve kokularıyla zeminimizde açan bahar çiçeklerinin, muhabbet esintilerinin coşkusuyla artarak devam etmelidir.
yazan:Mehtap YILDIRIM

gül,nur ve insan



Güller ekilsin ki gönüllere, dünyanın yüzü gülsün artık. Gülün zarafeti ve kokusu ile dolsun hayat. Gülsüz her söz biraz eksik, biraz bayat… Gülsüz günler soluk ve soğuk, fersiz ve nursuz. Gülsüz günler renksiz ve sevgisiz. Duygusuz ve hissiz...
Güllerin Efendisinin sevgili ümmeti gülsüz nasıl yaşar? Âlemlerin Gülü Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm gittikten sonra, güllerin de rengi, kokusu aynı değil belki. Ama yolumuz onun yolu. Zaman gül zamanı, yol gül yolu… Işığımız gül nuru.
Nicedir hasretiz gül kokusuna, gül güzelliğine, gül iffetine… Lâkin her kalpte potansiyel bir gülistan vardır. Belki bakımsızdır biraz, uzun zamandır ihmâl etmişizdir. Belki hoyrat davranmış, incitmişizdir. Öyleyse herkes kendinin bahçıvanı olsun da gönül bahçesine girip bir dolaşsın. Kırılan dalları sarsın, çiçekleri, gülleri sulasın… Tek tek hâl hatır edip, muhabbetle baksın.
Gül’ün nuru bütün gönülleri ve âlemi sarsın. Gül kokuları salâvatlara karışıp buram buram ona ulaşsın. Dünya Gül’ün rengine boyansın. Bu koku ve nur ile dünya uyansın. Mesleği gül ve nur olanlar çoğalsın. Dünyanın dört bir yanına dağılsın.
Diller o gül ve nuru anlatan bülbüller olsun. Düşmana doğrultulan namlular bile gül olsun. Dereler, şelâleler gül muhabbeti ile coşsun. Tuttuğunuz gül olsun. Gülün sevdası her sabah güneşle birlikte kalbimizin tepelerinde doğsun. Yatağından fırlayan gülle uyanıp güle koşsun.
Cemil sıfatının sırlarını anlatan gül güzelliği kalplerimizden sûretlerimize de uğrasın. Gözde gül, yüzde gül, elde gül, dilde gül, gönülde gül açsın.
“Levlâke levlâk” sırrının tecellîsi, muhabbetin sembolü gül. Kavurucu çöl sıcağında, cehalet dikenleri arasında açan o Gül. Muhabbetin kutup yıldızı olan gül. Dille ifade edilemeyenleri bir çırpıda anlatan gül. Her zaman gizemli her zaman lâtif ve esrarlı gül.
Mesnevî-i Nuriye’de, “Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder” denir. Böylece insan genç de olsa, yaşlı da olsa bir gül’e benzetilir. Kışın kuru ve uyuşmuş bir kış çiçeğine dönüşmesi benzetmesi, ömrün faniliğini, gençliğin geçiciliğini hatırlatır. İnsan da gül gibi ömrünün nasıl geçtiğini anlamaz.
“Fenâ-yı ömürden güya değüller gonca tek vâkıf, / Olar kim özlerin dünya içün dil-teng dutmuşlar.”
(Dünya için ömürlerini kederli hale getirenler, / Sanki gonca gibi ömrün geçici olduğunu bilmezler.) (Fuzûlî)
yazan:Mehtap Yıldırım

6 Şubat 2008 Çarşamba

seçimler

Baştan söyleyelim ki bu yazının siyasetle hiçbir ilgisi yoktur. Tamamı, hayatın yaşanmış ve yaşanmakta olan gerçekleridir.
Birden fazla seçenek arasından birini tercih mânâsında olan seçimlerle aslında her gün hayatımızın her alanında karşı karşıya kalmaktayız. Meselâ alış verişlerimizde benzer kalite ve fiyatlar arasından bize uygun olanını seçmek. Test yöntemi ile hazırlanmış sorularda verilen seçenekler arasından doğru cevabı seçmek. Bir değişiklik yapmak istediğimizde odamızı hangi renge boyayacağımızı seçmek. Hangi okula gideceğimizi ya da hangi alanda çalışacağımızı seçmek. Bir kitap okumak istediğimizde ihtiyacımıza uygun olanını seçmek… Seçimlerimiz böyle uzayıp gidiyor.
Bu arada biz durmadan bir şeyler seçerken birileri de bizi seçiyor ya da eliyor. Öğrenci Seçme Sınavı ile seçili-yoruz ya da seçilemiyoruz. Yaptığımız iş başvuruları ile yüzlerce aday arasından seçiliyoruz ya da seçilemiyoruz. Katıldığımız yarışmalarda birinci, ikinci veya üçüncü seçiliyoruz ya da eleni-yoruz.
Seçmen olarak hep en iyisini, en avantajlısını, bize maksimum düzeyde fayda sağlayacak olanını seçmeye çalışsak da evdeki hesabın çarşıya uymadığı yanıldığımız anlar da oluyor. Meselâ iyi olduğunu zannederek seçtiğimiz makine kısa bir süre sonra arıza yapabiliyor. Yününün kalitesine güvenerek seçtiğimiz bir kazak bir de bakıyoruz ki tüylenmiş. Testlerde doğru zannederek seçtiğimiz bizi yanıltan seçenekler olabiliyor.
Günlük hayattaki en basit seçimler bile o günümüzü, yılımızı ve hatta ortalama atmış yıllık bir ömrü etkileyebili-yor. Peki ya ebedî hayatımıza dair yaptığımız seçimler? Ebedî hayatımıza dair öyle seçimlerle karşı karşıyayız ki, hayrı seçmekte, kabirde cennet bahçelerinden bir bahçe, hesap gününde terlerin gırtlaklara çıktığı o bekleyişte cennetten bir gölge ve ebedî cennet saadeti kazanmak gibi neticeler vardır. Bile bile şerri seçmekte ise sonsuz cennetleri kaybetmek ve kötülüğü seçmenin neticesinde kendine ve başkalarına zulmetmenin gerektirdiği bir ceza vardır. Bize bu seçenekler ve hangisini seçersek ne ile karşılaşacağımız önceden söylenmiştir. Ama seçmek iradesi bize verilmiştir.
Bizler günlük hayattaki basit seçimle-rimizde bilerek ya da bilmeyerek hata yaptığımız gibi, ebediyete yönelik seçimlerimizde de zaman zaman yanıldık. Hayır zannıyla şerri seçtiğimiz anlar oldu. Öfkemize yenilip kalp kırdığımız, nefsimize mağlup düş-tüğümüz zamanlar oldu. Ancak insan beşerdir hata yapabilir. Bunların da telafisi dünyadan ebediyete gitmeden önce pişmanlık duyup tövbe etmekle mümkündür.
Allah’ın sevgili kulları arasına seçilebilmek ve cennetine aldığı bahtiyarlardan olabilmek, dünyada en sevilen insanlar arasına seçilebilmek için biz de seçeneklerimize dikkat etmeliyiz. Nefret yerine sevgiyi seçtiğimiz zaman biz de sevilen insanlar arasına seçilebiliriz. Tembellik yerine gayreti seçtiğimiz zaman çalışkan ve başarılı insanlar arasına seçilebiliriz. Hiddet yerine sabrı seçtiğimiz zaman “Allah sabredenlerle beraberdir” müjdesine nail olanlar arasına seçilebiliriz. Başkalarına merhamet ve şefkati seçtiğimiz zaman Cenâb-ı Allah’ın merhamet ettiği kulları arasına seçilebiliriz.
Ne ekersek onu biçeriz misâli, neyi seçersek biçeceğimiz harmanın tohumlarını seçmiş oluruz. Yüce Adâlet, bizi seçim sonuçlarımıza göre değerlendirir. Seçiyoruz, seçiliyoruz, seçiliyorlar vesselâm…
yazan:Mehtap YILDIRIM

Acaba dünyaperest miyim?


Ahirzamanın en büyük mânevî rahatsızlıklarından birisi de dünyaperestliktir. Bu rahatsızlığa yakalanmayanlara ne mutlu, ancak çoğumuz az ya da çok bu rahatsızlığı hissetmiştir.
Bunu anlamak için “Acaba dünyaperest miyim?” diye bir doktora görünmeye de gerek yoktur.
Ebedî olan ahiret hayatını henüz göremediğimizden, üzerinde yaşadığımız dünyayı ve içindekileri peşin bir mutluluk sebebi sayarız. Her ne kadar elemli, fani, geçici lezzetler olsalar da… Bir üzüm yedirip, on tokat vursalar da… Zehirli bal hükmünde olsalar da…
Hatta yeri gelir, nefsin ya da bedenin alacağı peşin hazlar uğruna ebedî bir rahat ve saadet feda edilir. Yani elmas, kırılacak olan âdî cam parçaları ile değişilir. Yeri gelir, dünya malı ya da şöhreti için inançtan, dinden tavizler verilir.
Geçici dünyadaki kısa bir rahat ve zevk için nefis ve beden hesabına çalışmanın verdiği mânevî bir sarhoşlukla sonrası unutulur ya da düşünülmek istenmez.
Buna benzer belirtiler bu hastalığı teşhis etmemizi kolaylaştırır. Önemli olan da bu rahatsızlığımızı teşhis edebilmemizdir zaten. Teşhis edebiliyor ve kurtulmak da istiyorsak tedavisi mümkündür.
Asrın tabibi Bediüzzaman Said Nursî her konuda olduğu gibi bu konuda da bize Kur’ân’dan reçeteler sunmuştur. Dünya’nın cazibesine kolayca kapılmaya müsait olan gençler taifesine “Gençlik Rehberi”, fıtraten his ve heveslerine çabuk mağlûp olan hanımlar taifesine “Hanımlar Rehberi”, imtihanın farklı bir boyuta ulaştığı ihtiyarlık zamanı için ise “İhtiyarlar Risâlesi” dünyaperestlik ve daha birçok hastalığa çare ve şifa olan manevî ilâçlardır.
Biz bu ilâçları düzenli olarak kullanırsak, akıl, kalp, ruh gibi daireler de tam ikna olur ve ebedî lezzetleri bu dünyada dahi kabiliyetleri nisbetinde bir derece tatmaya muvaffak olurlar.
İnsan olarak, içinde yaşadığımız hanemizi sevdiğimiz gibi dünyayı da çok severiz. Ancak bu dünya sevgisi bize Cenâb-ı Allah’ı ve ahireti unutturacak derecede olmamalı. Dünya ve içindekilere karşı duyduğumuz sevgi, Allah ve Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselâm’ın sevgisinin
üzerine çıkmamalıdır.
Dünyayı da tıpkı bizim gibi fani, vazifeli bir memur olarak düşünmeliyiz. Vakti geldiğinde dünya da her canlı gibi ölecektir. Dünyaya bu nazarla baktığımız zaman, yani Cenâb-ı Allah’ın onu bizi kısa bir süre ağırlamak için bir mesken olarak yarattığını düşündüğümüzde dünya sevgimizin boyutu değişecektir. “Fâniyim, fâni olanı istemem” diyebilmeliyiz. Sevgimiz, bizi kısa bir süre ağırlamak için dahi dünya gibi bir sarayı halk edene, bu kadar masrafı yapan Zâta yönelecektir. Dünya ve içindekileri de, Yaratandan ötürü seveceğizdir.
Dünya ve ahiret dengesini bu şekilde sağlamak mümkündür. Nitekim duâlarımızda “Allahım, bize dünyada ve ahirette iyilik ver” diyoruz. Hem dünya için hem de ahiretimiz için hayırları, güzellikleri, iyilikleri isteyebiliriz. Fakat sırf bu dünya için istersek ve bu yönde çalışırsak, hayatımızın ahiret kanadını ihmâl edersek işte o zaman hataya düşeriz. Ebediyet sermayemizi kısa, fani dünya hayatı için zâyi etmiş oluruz.

yazan:Mehtap Yıldırım

1 Şubat 2008 Cuma

SEPETTEKİ SERVET


Bazen tatile ya da yolculuğa çıkarken, ihtiyaç olur düşüncesiyle yanımıza birçok gereksiz eşya alırız. Döndüğümüzde bavulumuzdan hiç giymeden geri getirdiğimiz kıyafetlerimizden tutun da hiç kullanmadan geri getirdiğimiz ütüye kadar fazladan eşya çıkar. Çektiğimiz zahmet ise yanımıza kâr kalır.
Peki ya dünyadaki yolculuğumuzdaki ihtiyaç dışı eşya ve mal varlığımız? Açtığımız zaman üzerimize yığılacak gibi olan gardıroplarımız… Araba ve mobilya modelleri değiştikçe öncekini yenisiyle değiştiren marka ve model meraklılarımız…
Oysa Allah Resulü Aleyhisselâtüvesselam hadis-i şeriflerinde “Sen dünyada bir garip ve ya bir yolcu gibi ol” buyuruyordu. Bu ahir zamanda hangimiz tam olarak bir garip ya da bir yolcu gibi yaşamayı başarabildi bilmiyorum. Ama hem garip hem de her an yolculuğa hazır olarak yaşamış bir adam tanıyorum. Zamanın bedîsi Bediüzzaman Said Nursi.
Dünyaya ehemmiyet vermez, zaruri ihtiyacından fazla bir şeye sahip olmazdı. Peygamber Efendimiz a.s dünya ile ne kadar ilgilendi ise, dünyaya ne kadar rağbet etti ise o da ancak o kadar ilgilenmişti. Sünnet-i seniyye ve hadislerin manasına uygun olarak yaşarken bize de her haliyle dersler veriyordu. Dünyada bir misafir olduğumuzu, misafir olan insanın beraberinde götüremeyeceği bir şeyi sahiplenemeyeceğini lisan-ı hâliyle de anlatıyordu. Dünyadaki mal mülk sahipleri ancak o malların hizmetkârlığını yapıp, anahtarlarını taşırken; o iman hizmetkârlığı yapıp Kur’an’a ait düsturların anahtarlarını taşıyor herkese de dağıtıyordu.
Evlâtlarıma kalır düşüncesiyle arsa ve ev üstüne ev alan zamane babalarının aksine o, evlatlarının hâkiki istikbalini teminat altına almak için, onları alevler arasından kurtarmak için uğraşmıştı. Onun bütün çabası mânevi evlatlarına Kur’andan süzülen Nur’dan hazineler bırakmaktı. Yeryüzüne cennetâsa baharlarda açacak olan rengârenk çiçek tohumlarını atarken de, din ve fen ilimlerinin bir arada okutulacağı medresesinin planını yaparken de hep gelecek nesilleri, yani evlatlarını düşünüyordu. İşte yeryüzünde en çok evlada sahip olan ve hepsine yetecek bir serveti olan en zengin baba!
Hem “dünya kendini ucuza satmıyor” der Üstad. Zira dünyadan bir parçacık, üstelik de geçici olan bir şeyi satın almak için günlerce, belki yıllarca çalışırız. Bu bir nevi esarettir. Oysa öyle ahiret hazineleri vardır ki, belki bazen bir anlık bir tebessümle kazanılır, ya da bir şükür, bir tefekkür ile.
Anlıyoruz ki hakiki zenginlik ve kuvvet; ilim, iman kuvvetindedir. Güç maddiyatta ya da kılık kıyafette değil; ırk, cins ve renkte değil; meneviyatta, fende, bilimde, sanattadır…
Bediüzzaman bu dünyadan ebediyete göç ettiğinde, terekesi bir sepet içinde taşınacak kadardı. Bütün serveti, bir termos, bir iki kıyafet, çaydanlık, seccade, tesbih, saat gibi zaruri eşyalardan ibaretti. Fakat asıl serveti, hiçbir dünyevi zenginlikle ölçülemeyecek kadar büyük olan Risale-i Nur Külliyatı idi. Bu eserlere bütün insanlığın ihtiyacı olduğu için, mirasçıları da bütün insanlardı. Bugün 30 dan fazla dile çevrilen eserlerinden insanlık istifade etmektedir. İşte en fakir insanın bıraktığı en büyük servet budur.

yazan:Mehtap YILDIRIM

31 Ocak 2008 Perşembe

gönül gül'ü seçti, ve muhabbete adadı ömrünü


Bir gün gönül hayata açtı gözlerini. Hayatın bütün renkleri bir anda değişiverdi. Başını kaldırdı ilk önce gökyüzüne baktı. Maviyi ilk gökyüzü ile sevmişti. Sonra gökyüzüne özendi gönül. Alabildiğine mavi, sonsuz bir gökyüzü olmak istedi. Denizleri de bu yüzden çok sevdi. Bir damla olup denizlere karışmayı da aklından geçirmedi değil. Sonradan öğrendi ki bu tutkunun adı hürriyetti.
Gökkuşağı ile tanıdı yedi rengi. Renklerin tonlarına ve yansıyan ışıklara hayran kalmıştı. Az hayal etmedi koşup koşup gökkuşağına ulaşıp altından geçmeyi… Ne zaman gökyüzü resmi yapsa bu mavi yüzün üzerine gökkuşağını çizmeyi ihmal etmezdi.
Güneşi de çok sevmişti gönül. Onun ışığı olmasa bütün renkleri nasıl görebilir, nasıl sevebilirdi ki... Gönül güneşe özendi. Güneş gibi olmak istedi. Güneşten çok şey öğrendi.
Kar tanelerini gördüğünde beyazın ne kadar güzel olduğunu anladı. Bembeyaz olmak istedi gönül kar tanelerine özendi. Beyazı neden bu kadar sevdiğini çok sonra fark etti. Hayatında saf, katıksız bir şeyler aradığında anladı masumiyetin ne kadar önemli olduğunu.
Dağları gördü gözleri, biraz daha yaklaştığında dağların eteklerinde açan kır çiçeklerini gördü. Minik yapraklarındaki sanata bakıp Sanatkârı gördü.
Sonra zarif boynu ve yapraklarıyla gülümseyen gül’ü gördü. Öyle hayran kaldı ki güle, evet karar vermişti artık. En çok gül olmak istedi. Güle özendi gönül. Gül gibi kokmak, gül kadar güzel olmak istedi.
Kâinatın bir biri içine sarılı büyük bir gül goncası olduğunu düşündü sonra. Ve bu kâinatın ve her şeyin yaradılış sebebi olan Güllerin Efendisini düşündü. Şükretti insan olduğuna ve O’nun ümmetinden olduğuna. Ve gönül en çok sünnet-i seniyyeye uygun yaşayarak Ona benzemek istedi. Kâinatın en güzel renklerini, en güzel kokularını, üzerinde barındıran Peygamber Efendimiz Aleyhisselatüvesselâmı örnek ve rehber edindi kendine. Onun çocukları çok sevdiğini öğrendikten sonra daha bir başka sevdi çocukları, daha bir şefkat ve itina ile okşadı başlarını.
İşte şimdi bütünüyle hayatın tüm güzelliklerine ulaşmıştı. Özendiği ne varsa kendisine baksa bulabilirdi. Su, toprak, hava, madenler ve ruhunda açan rengârenk çiçekler… İnsan olmayı çok sevdi gönül. Kalbi sonsuz bir muhabbetle doldu. Muhabbette fani olan hayatları okudukça o da muhabbet fedaisi olmak istedi.
Gönül nur’a açtı gözlerini. Dinledi Kuran’ın sözlerini… Bir bir keşfetmeye başladı kâinatın sırlarını ve güzelliklerini. Kesretteki vahdeti gördü. Sayısız nimetler üzerindeki tevhit mührünü gördü. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle okumayı öğrendi. Kâinat kitabının her sayfası, her satırı, her kelimesi ve her harfi ayrı bir kitaba açılıyordu. Hakiki manada okumayı öğrendi. Ve gönül ilim talebeliğini seçti. Artık büyüyünce ne olacağına karar vermişti. Hakiki istikbalinin yani kabrinin ilk gecesinde münker ve nekire ancak dünyadan götürdüğü ilmiyle cevap veren bir âlim olmak istiyordu.

yazan:Mehtap YILDIRIM

25 Ocak 2008 Cuma

21 Ocak 2008 Pazartesi

gül ve diken



“Ya kırmızı gülden ayrı yaşamalı,
Yahut dikeninin acılarını hoş görmeli.”
-Sadi-
Yeryüzünde güzellikler ve çirkinlikler iç içedir. Dünyayı büyük bir bahçe olarak düşündüğümüzde bu bahçede çok güzel kokulu, renkli güller de vardır; hoş olmayan muzır diken ve bitkiler de vardır. Aynı şekilde hepimizin meftun olduğu gülleri düşündüğümüzde çok güzeldirler, çok hoş kokarlar ama dikenleri de vardır. Dikeni batacak diye de güllere duyduğumuz muhabbetten vazgeçmemişizdir. Gül yüzyıllardır muhabbet sembolü olarak kullanılır. İnsana düşen dikene değil güle nazar etmektir.
Aynı şey insanlar için de söz konusudur. Yani insan güzellikleri ve çirkinlikleri bir arada barındırabilir bir yapıya sahiptir. Çirkin olan yönlerinden dolayı o insanı tamamen gözden çıkaramayız. Onun da muhakkak içinde barındırdığı güzel huyları vardır. Sanki kendimiz dört dörtlük müyüz? Hangimiz şimdiye kadar hiç hata yapmadan yaşadığını iddia edebilir ki? Hep güzellikleri yaşamak istedik ama bilerek ya da bilmeyerek çirkinleştiğimiz, dikenlerimiz ile zarar verdiğimiz anlar olmadı mı? Ya bizi dikenleriyle kanatanlar, incitenler?
Mademki güzellik ve çirkinliklerin iç içe olduğu bir dünyadayız, bunların hepsinin olması da normaldir. Biz mümkün olduğu kadar hoşgörülü ve sabırlı olmalıyız. Hep güzel ve iyi olana çevirmeliyiz nazarlarımızı.
Biz güllerin efendisi Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselamdan öğrendik taş atanlara gül atmayı. Hem mesleği Haliliye, meşrebi hıllet olan bir Üstâdın yolundan gidiyoruz inşallah. Kendisine düşmanlık edenlere, hatta defalarca zehirleyip zindanlara atanların dahi ıslahı için dua eden, onlara acıyan bir Üstâda talebe olma arzusunda bulunuyorsak ‘en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş’ olarak tam bir muhabbet fedaisi olabilmeliyiz. Öyle ise dostlarımızın, kardeşlerimizin hoş olmayan bir ahlakını ya da tavrını gördüğümüz zaman bizim buna gücenmeye, ona sırt çevirmeye hakkımız yoktur.
Bizim vazifemiz daima güzellikleri görmek ve daima gönül kazanmaktır. Gül tohumları saçmak, gül yetiştirmek, gül dermek, gül vermektir… Bazen sıcak bir tebessüm, bazen içten bir selam, bazen kardeşâne bir kucaklaşma hemen o anda meyvesini verecek, sevgi ve muhabbet çiçeklerinin açmasına vesile olacaktır.
Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi’nin de Risale-i Nurda ifade ettiği gibi her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde dahi, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Kâinattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir, ya da neticeleri itibariyle güzeldir.
Gülden ayrı yaşayamayacağımıza göre dikenleri hoş görmeli ve bir nevi gül bahçemiz olan hayatımızı acılarla tarumar etmemeliyiz. Güzel bakmalı, güzel düşünmeli ve güzellikleri seyretmeliyiz pencerelerimizden. Güllerle ve güzelliklerle kalın…

Yazan:Mehtap YILDIRIM

15 Ocak 2008 Salı

kara gün dostu


Halk arasında zaman zaman duyduğumuz bir atasözümüz vardır. “Dost kötü günde belli olur”. Buradan anladığımız, insanın iyi ve mutlu gününde yanında bulunan çok olur. Ancak darda kaldığında, bir ihtiyacı, bir sıkıntısı olduğunda yanındaki kişi sayısı çok azdır ya da hiç yoktur. Bu yüzdendir ki “dost kötü günde belli olur” demişler.
Hangimiz iyi ve kötü günümüzde, her halde ve şartta yanımızda olacak, bize çözüm yolları önerecek, yargılamadan, soru sormadan dinleyecek, teselli, aşk ve şevk verecek bir dost istemez ki.. İsteriz istemesine de öyle biri var mı ki demeyin.
Ben böyle bir dost tanıyorum. Bu öyle bir dost ki, isteyen herkesle kişinin samimiyeti nisbetinde bir dostluk kurar. Özellikle kötü günde en büyük destek, derman, şifa kaynağı, teselli ve çare ondan gelir. Bu dostun bir özelliği de sizi pek çok hakiki arkadaş ve kardeşlerle tanıştırır. Kederli, karanlık dünyamızı bir anda küçük bir cennet hayatına çevirir.
Evet, bu çok kıymetli, aziz dost Risale-i Nurdur. Bu dostun iyi günden ziyade kötü gün dostu olduğunu geçmişteki örneklerden ve dikkat ettiysek kendi hayatımızdan da anlarız. Suçlu, kederli, ezik, asabi birçok insanın bir araya geldiği soğuk ve karanlık hapishaneleri nasıl sıcaklık ve nur ile doldurduğunu hatırlayalım. Sonra o insanları samimi bir kardeşlik bağıyla nasıl birbirlerine bağladığını. Kan davalılarını bile can ciğer kardeş eylediğini, katillere bir tahtakurusunu dahi öldürmeyecek şefkat ve masumiyet, muhabbet kazandırdığını hepimiz biliriz.
Sonra kendi hayatımızı düşündüğümüzde, en kederli anımızda en güzel ve en samimi teselliyi Risale-i Nurdan almadık mı? Biz ne zaman istesek o bizimle konuştu, sohbet etti. Aklımızdan geçenleri biliyormuş gibi bize cevaplar verdi. Çelişkiler içinde kaldığımızda, yolumuzu aydınlatacak bir nur aradığımızda imdadımıza yetişti. İçimizi yakıp kavuran kaygılarımızı sıfıra indirdi.
Kaç kez yanlış tercihlerden geri döndürdü. Aklımıza, kalbimize, nefsimize şefkat eliyle sahip çıkıp bizi tuttu.. Elimizi tuttu.. Başa sardı hayatımızı, tüm hatalarımızı yuttu.. Çok sevdi bizi. Çok kusurlu olmamıza rağmen “gel kardeşim, birlikte seninle bir seyahate çıkacağız” dedi. Bize sabırla, şefkatle her şeyi öğretti. Bize “aziz kardeşim” dedi, bize “sıddık kardeşim” dedi. Bunlar nasıl güzel hitaplar? Etrafınızda kaç arkadaşınız vardır ki size böyle en güzel hitaplarda bulunan…
Bu dostluk muhabbete adanmış bir yoldu. Kardeşlik, sevgi, barış, hoşgörü yoluydu. Kötü günleri iyi ve huzurlu günlere çeviren bu dost, her günde ve her halde en iyi arkadaş ve yoldaştı. Huzur, rahat, bereket, ferahlık, zindelik, mutluluk veren bu dostumuzla ilişkilerimizi daha samimi hale getirirsek dünyada da ahirette de kazançlı çıkarız. Zira dünyadaki dost ve ahbaplar bize ancak kabir kapısına kadar eşlik ederler.
Dünyadaki dostlarımız bizi kabrimize bırakıp gittiklerinde, o kara ve karanlık günde de Risale-i Nur sevimli ve nurlu yüzü ile karanlık perdeleri aralar, bize cennet bahçelerini seyrettirir. Onunla samimi bir dost olan hiçbir zaman, hiçbir yerde perişan kalmaz.
yazan:Mehtap Yıldırım

9 Ocak 2008 Çarşamba

her günümüz bir gülümüzdür


Bazen düşünürüm, hayatımızda geriye dönme imkânımız olsaydı ne çok şeyi değiştirebilirdik. Hatalarımızı yapmazdık ya da yapmadığımız için pişman olduğumuz şeyleri yapardık. Söylemekte geç kaldığımız cümleleri zamanında söylerdik. Ya da söyledikten sonra pişman olduğumuz sözleri hiç söylemezdik… Bazen en sevdiklerimize bilerek ya da bilmeyerek asabiyetle söylenmiş o incitici kelimeleri bir daha söyler miydik hiç?
Geç kaldığımız, kaçırdığımız fırsatları zamanında yakalardık. Sonradan pişman olup üzülmezdik. Geçmiş günlerimizi hafıza arşivimizden çıkarıp şöyle bir gözden geçirsek, kim bilir ne kadar “ keşke şunu şöyle yapsaydım, keşke bun böyle yapsaydım, keşke şunu hiç yapmasaydım” şeklinde pişmanlıklarımız olacaktır. İhlâl ettiğimiz hakların, ihmal ettiğimiz vazifelerin, telafisi için neler vermezdik ki? Geçmişi tekrar yaşama fırsatı verilseydi, hayatımızı ne kadar güzel yaşardık diye düşünürüz. Geçmişi tekrar yaşama imkanımız yok ama, bugün hâlâ elimizden çıkmadı. Geçmişten ders alarak geleceğimiz daha düzgün yaşayabiliriz.
Geçmiş zaman elimizden çıktı. Onu tekrar geri getirme imkânımız yoktur. Gelecek ise henüz gelmemiştir. Onun da ne getireceğini bilmiyoruz. Öyleyse gün bu gündür! Henüz ömrümüz devam ettiğine göre ve kredimiz bitmediğine göre geri kalan hayatımızı daha iyi bir şekilde yaşama imkânına sahibiz. Geçmişte “keşke” dediğimiz olayları şimdi bir daha yapmamak suretiyle tekrar pişmanlıklar çukuruna düşmeyebiliriz. Yapmak isteyip de kaçırdığımız fırsatları şimdi değerlendirme şansımız mevcuttur.
İşte önümüzde her gün tertemiz bembeyaz bir sayfa açılıyor. Bu sayfaya her günümüzü istediğimiz gibi yazma hakkına sahibiz. Elimize hiç kırılmamış, kullanılmamış camdan çok güzel değerler veriliyor. Dikkat edersek elimizden hiç düşürmeyiz, kırmayız, kaybetmeyiz…
Her gün yirmi dört altın değerinde yirmi dört saatimiz var. Bu zaman ileride hatırladığımızda mutluluk duyacağımız en güzel hatıraları sığdırabiliriz. Daha fazla iyilik yapabilir, daha çok insana ulaşıp kalplerde güzel bir yer edinebiliriz.
Her yeni gün yeni açmış bir gül gibidir. Bütün gün ona nasıl bakarsak öyle olur. Günümüzü soldurmayalım, günümüzün ihtiyacı olan ışığı, havayı, suyu, ilgiyi, sevgiyi ona sağlayalım. Hem sonra, nerden bilebiliriz ki o günümüzün ömrümüzün son günü olmayacağını? Nasıl ve ne üzerine vefat edersek öyle haşrolmayacak mıyız?
Öyle ise muhabbet üzerine olsun her günümüz. Daha fazla gönül kazanmak olsun işimiz gücümüz. Ömür defterlerimizi en güzel hatıralarla, amel defterlerimizi en büyük sevaplarla doldurmak olsun tüm derdimiz.
Solan güllerimizin arkasında ah çekip ağlayacağımıza, elimizde olan güllere iyi bakalım. Son âna kadar bu gülleri soldurmayalım.
yazan:Mehtap Yıldırım

8 Ocak 2008 Salı

sigara ve başörtüsü yasağı





Türkiye’de sigara içme yasağının kapsamını genişleten yasa teklifinin mecliste kabul edilmesiyle birlikte artık kamusal alana sigara giremeyecek. Ayrıca özel kişilere ait kapalı mekânlarda, okullarda, dershanelerde, taksiler de dâhil olmak üzere tüm taşıma araçlarında sigara içilmeyecek.
Bu yasak gayet çağdaş, insan sağlığına ve toplum huzuruna yararlı bir gelişmedir. İnsana zararlı olan bir eylemin yasaklanması, insanı koruma amacına yönelik olduğu için saygı ile karşılanır. Keşke bütün yasaklar böyle zararlı maddelerin toplumdan uzaklaştırılmasına yönelik olsaydı. Zaten bu yasayı bir “yasak” yasası olarak değil, “sağlığı koruma” yasası olarak kabul etmek gerekir.
Yıllardır zararlı bir madde gibi görülen ve kamusal alana alınmayan bir madde daha var: “Başörtüsü”! Oysaki bu kumaş parçasının insan sağlığını tehdit eden bir özelliği yoktu. Hatta soğuk ve sıcaktan koruyan, bilimsel olarak faydaları tespit edilmiş gayet yararlı bir maddeydi. Hiç kimseye de en ufak bir zararı yoktu. Zehirlemezdi, öldürmezdi… Her hangi bir hastalık taşımazdı.
Buna rağmen başörtüsü sanki bir vebalı gibi toplum hayatından uzaklaştırılmaya çalışıldı. Gençleri zehirleyen, başarıyı engelleyen, asayişe zarar veren, cinayetlere kadar giden sonuçlar doğuran içki, uyuşturucu, sigara gibi kötü alışkanlara gösterilen tolerans, başörtüsüne gösterilmedi. Lise önlerinde uyuşturucu pazarlığı yapılırken bundan hiç rahatsız olmayanlar, okulun önünde bir başörtülünün geçmesinden bile rahatsız oldular.
“Yasak” kelimesi elbette hoş olmayan bir kelimedir. Bazı yasaklar zorunlu olsa da, insan fıtratı yasaklara karşı bir direnç gösterir. Zararlı alışkanların yasaklanması da bazıları tarafından tepki ile karşılanabilir. Bazı mekânlarda sigara içme yasağı getiren yasayı bir “yasaklama” olarak görmek mümkün değildir. Bu insan sağlığını ve toplumun geleceğini koruma yasasıdır. Durum böyle olduğu halde, yasakçı zihniyetin başörtüsüne atıfta bulunarak “ bütün yasaklara karşıyım diyen yeni YÖK başkanı bakalım sigara yasağına ne diyecek” şeklinde bir beklenti içine girmesi, hiç de etik bir yaklaşım değildir. Sigaranın zararlarını zır cahiller bile kabul ederken, dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bizimkinden daha kapsamlı koruma kanunları varken, sigara ile başörtüsünü kıyaslamak cehalet ötesi bir anlayıştır.
Kişiye ve topluma zararlı olan maddelerin üretilmesi ve tüketilmesinin yasaklanması, insanı koruma amaçlı olduğu için anlayışla karşılanır. Hatta bunlarla mücadele etmek devletin bir görevidir. Bunun için devlet bütçesinden yeteri kadar pay ayrılıp, harcamalar da yapılabilir. Nitekim insanları sigara ve madde bağımlılığından korumak için sağlık kurumları açılıyor ve devlet eliyle bu tür bağımlılara yardım sağlanıyor. Ama başörtüsü gibi bir kıyafetin, üstelik inanç gereği yerine getirilen bir tesettür emrinin yasaklanması, fert ve toplum için ne gibi bir fayda sağlıyor acaba? Veya başörtüsü yasağı, insanı ve toplumu hangi tehlikeden koruyor ki, bu yasak bu kadar titizlikle korunuyor?
Bu soruların makul ve mantıklı bir cevabı yoktur. Zaten bunun için de yasalarda başörtüyü yasaklayan bir madde bulunmuyor. Ülkemizin bu mantıksız yasakları daha fazla taşıyamayacağını ve en kısa zamanda bu haksızlığın ortadan kaldırılacağını ümit ediyoruz.
yazan:Mehtap Yıldırım

7 Ocak 2008 Pazartesi

3 Ocak 2008 Perşembe

2007'ye damgasını vuran harekat


2007’nin son aylarında terör olaylarının artış göstermesi büyük bir öfkeye neden oldu. Özellikle Dağlıca saldırısından sonra 13 askerimizin şehit edilmesi milletçe hepimizin sabrını taşırdı. Çeşitli çevreler bu olaylara en şiddetli şekilde karşılık verilmesi için hükümete ve askere baskı yapmaya başladılar. Bunun için de sınır ötesi bir harekâtın şart olduğunu vurguladılar. Fakat askerimizin sınır ötesinde bir harekât yapması için TBMM’ den yetki alması gerekiyordu. Önceleri hükümet böyle bir harekâtın şart olmadığını düşünerek ayak sürümeye başladı. Ancak askerimize yönelik saldırıların devam etmesi ve şehit cenazelerinin arka arkaya gelmesi bu adımın atılmasını zorunlu kıldı. Nihayet meclisimiz büyük bir çoğunlukla TSK ‘ya sınır ötesi bir hareket için yetki verdi.
Irakla olan tarihi ilişkimiz ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasî gerginlik Türk askerinin Kuzey Irak’a girmesini riskli hale getiriyordu. Askerî harekâtın sonunu kestirmek mümkün değildi. Türkiye aceleci ve iyi hesap edilmemiş bir harekât sonucu yeni bir bataklığa çekilebilirdi. Onun için dış dünyanın da desteğini almak haklılığımızı dünyaya iyi anlatmak gerekiyordu. Muhalefetin kışkırtmaları hükümeti her ne kadar acele bir harekâta zorlasa da makul ve mantıklı düşünce galip geldi. Ortadoğu’da Amerika’nın onayını almadan yapılacak bir askeri harekât faydadan çok zarar getirebilirdi. Bir taraftan Türk devletinin bu konudaki kararlılığı tekrar edilirken diğer taraftan da Erdoğan/Bush görüşmesinin sonuçları beklendi. İki lider arasında nasıl bir mutabakat sağlandığı tam olarak bilinmese de Türkiye’nin kararlılığı karşısında Amerika da elini taşın altına sokmak zorunda kaldı. “Etkin İstihbarat” ve ya “Sıcak İstihbarat” adı altında Kuzey Iraktaki PKK hareketliliğini Türkiye ye anında bildirmesi için anlaşmaya varılmıştı.
TBMM’den alınan tezkere ve Amerika’nın sağlayacağı sıcak istihbarat TSK’nin işini kolaylaştırıyordu. Nihayet 16 Aralık gecesi Türk uçakları Kuzey Irakta PKK’ya karşı geniş çaplı bir harekâta girişti. Kimsenin beklemediği bir anda, beklemediği bir şiddette ve büyük bir başarı ile icra edilen bu harekât yurt içinde ve yurt dışında büyük yankı uyandırdı. Bir taraftan Türk devletinin kararlılığı dünyaya gösterilirken diğer taraftan da TSK’nin her şart altındaki savaş kabiliyeti ispatlanmış oldu. Yurt içinde büyük bir çoğunluk bu harekâtın gerekliliğini kabul ederken PKK yandaşları şiddetle karşı çıktılar. Bir de PKK’ya karşı olmakla birlikte Kuzey Iraktaki sivillere zarar gelir endişesi taşıyan düşüncelere sahip insanlar da vardı. Bazıları da harekâtın maliyetinin yüksek olduğunu hesap ederek karşı çıkıyorlardı. Ama bir hükümet üyesinin dediği gibi “ Vatan savunması söz konusu ise gerisi teferruattır”.
IRAK BİZE NE KADAR IRAK?
Uçaklarımızın Kuzey Irak’ı şiddetli bir bombardımana tutması benim dünyamda karmaşık düşüncelere neden oldu. Bu topraklar bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun bir eyaletiydi. Oradaki insanlar bizim hem vatandaşımız, hem din kardeşimizdi. Yüzyıllar boyunca barış ve huzur içinde birlikte yaşamıştık.
Irak deyince Bağdat, Basra, Musul, Süleymaniye gibi ilim ve irfan yuvaları aklımıza geliyor. Üstadımızın “Üstadım” dediği Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin mezarı Bağdatta bulunmaktadır. Divan şiirinin en büyük temsilcisi olan büyük Türk şairi Fuzuli’nin mezarı da Kerbelâ’da bulunmaktadır. Yani Irak ile aramızda çok yakın tarihi, kültürel ve dini bağlarımız vardır. Irak bize hiç de ırak değildir. Oraya düşen her bomba aslında bizi de yaralamaktadır. Ne var ki, bu mukaddes mekânlar bu gün işgalcilerin çizmeleri altında çiğnenmektedir. Oradaki sosyal çözülme ve başıbozukluk oraların bir terör yuvası olmasına sebep olmuştur. Bu boşluktan istifade eden PKK da Kuzey Irak’a yerleşmiş, bazı işbirlikçilerle birlikte Türkiye ye karşı düşmanca bir tutum sergilemektedir. Bu yüzden hiç olmaması gereken bu askeri harekât zorunlu hale gelmiştir.
SONUÇ
Bu gün ülkemizde bu harekâtın sonuçlarını çeşitli açılardan değerlendirenler mevcuttur. Kimisi kuru bir milliyetçilik ve hamaset duygularıyla hareket ederek Kuzey Irak’ın tamamen işgal edilmesine hatta taş üstünde taş bırakılmamasını isterken bazıları da silahsız çözüm için yollar aranmasını arzu etmektedir. Bazı art niyetliler ve fitne odakları ise PKK gibi bir eşkıya sürüsünü masum göstererek bu harekâta karşı çıkmaktadır. Kürt halkının ezildiğini, horlandığını ve dışlandığını ileri sürerek PKK cinayetlerine haklılık kazandırmak isteyen terör yandaşları da vardır. Bu konuda devletten kaynaklanan bir takım yanlışlar ve haksızlıklar olduğu bir gerçektir. Ama bu haksızlıktan dolayı mağdur olanlar sadece Kürtler değildir. Türk insanı da geçmişte çok büyük acılar yaşadı. Buna rağmen isyan edip devleti ortadan kaldırmaya çalışmadı. Bu bir çözüm yolu değildir. Müspet hareket tarzıyla mücadele ederek yanlışları düzeltmek, haksızlıkları önlemek varken, şiddete başvurup kan dökmek, fitne çıkarmak, din ve devlet düşmanlarının yapacağı davranış biçimidir.
Üstelik bizi birbirimize bağlayan çok kuvvetli ve nurâni bağlar varken birkaç zayıf ihtilaf noktalarını öne çıkartarak ayrımcılık yapmak bize yakışmaz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi “Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.” Bu kadar ortak bağlarımız varken bunları görmeyip ayrılığa düşmek akıl kârı değildir. Müslümanların ortak paydası etnik kökenleri, dilleri ve renkleri değil, kalplerindeki iman ve takvadır. Uhuvvet ve kardeşlik duygularıdır. Bu duygular dumûra uğratıldığı için bu gün böyle sıkıntılar yaşıyoruz.
Jetlerimizin terör yuvalarına yaptığı başarılı harekât ve silahlı kuvvetlerimizin gösterdiği üstün başarı 2007 yılının önemli bir olayı olarak tarihe geçmiş oldu. 2008 yılı için ise temennimiz; demokrasi ve barışın hakim olduğu, etnik köken, inanç, düşünce farkı gözetmeksizin halkın hakkının gözetildiği, hak ve özgürlüklerin yaşandığı, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma yolunda sağcısı, solcusu, puşilisi, başörtülüsü, kulağı küpelisi, takkelisi.. hep beraber yürüdüğümüz huzur dolu bir yıl olmasıdır.

yazan: Mehtap Yıldırım