
Hepimiz elinde eşit miktarda olan ve en değerli sermayemiz zamandır. Fakirin de bir günde yirmi dört saati var, zenginin de. Uyuyanın da zamanı geçip gidiyor, çalışanın da.. Hiçbir şey yapmayıp “of zaman geçmiyor” diyenin de zamanı geçiyor, işlerinden başını kaldıramayıp “zaman ne çabuk geçiyor” diyenin de.
Ne var ki, elde varken en çok değeri bilinmeyen de yine en değerli sermayemiz olan zaman değil midir? En çok israf ettiğimiz, sanki sonsuzmuş gibi “aman canım başka zaman yaparım” “günler torbaya mı girdi?” “daha çok zaman var” gibi cümlelerle en çok kıymetini bilmediğimiz varlığımız da zamandır.
İnsan hep aldanır. Kendi kendini avutur, nasıl olsa daha yaşayacak çok yılı vardır!
Ah şu zaman… Şaire “Nasıl geçti habersiz şu güzelim yıllarım” dedirten, Cahit Sıtkı Tarancı’ya otuz beşinde aynalardan hesap sordurtan zaman…
Geriye baktığımızda pişmanlıklar yaşamamak için zamanımızı en etkin şekilde kullanmak zorundayız. Düşünmeliyiz ki, aldığımız her nefes sayılı ve bize emanettir. Saatin saniyeleri gibi her nefes ömür saatimizi son nefesimize doğru yaklaştırmaktadır. Bir nefese belki de milyonlar sene cennet hayatı kazandıracak bir amel de sığabilir, cehennem ateşini gerektirecek ve hatta küfre götürecek bir anlık günahlar da sığabilir. Buradaki zamanımız bize göre geçici olsa da, her şey kaydedildiği ve muhafaza edildiği için ahiretteki ebedi hayatımızı doğrudan etkileyecektir.
Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde bizleri uyarıyor : “Dünya hayatı, bir anlık bir zamandan ibarettir. O halde onu, Allah yolunda geçiriniz.” Kısa ve fani ömrüne nice bereketli zamanlar sığdırarak ebedîleştiren zamanın bedîsi Bediüzzaman ise, gece ve gündüzü ömür ağacımızı kemiren iki fareye benzetirken, o ağaçta muallakta asılı kalan insanı aşağıda da bir ejdarha ağzını açmış beklemektedir. Yani bu da kabir kapısıdır. İnsanın bu derece dehşetli ve ortalama altmış yıl gibi sınırlı bir zamanı varken malayani şeylerle uğraşarak zamanını tüketirse ne kadar divanelik etmiş olur.
Zamanın planını ve programını çok iyi yapan ve her anını bâkileştiren Zübeyir Ağabey, şu yaşadığımız andan önceki zamanın mazi olduğunu, yarının ise henüz madum olduğunu belirterek: “Öyle ise bütün Kur'anî, îmanî hakikatları okumamda, ubudiyetimde, bütün himmet ve alakamı bu ana veya bu güne hasredeceğim. Zira fırsat bu fırsat, dem bu demdir. Yarına, sonraya kalan, dona kalır. Yalnız bugün veya bu saat için çalışacağım. Vazife-i fıtratımın muktezası olan fîil ve amelimi, îfa ve mes'ud olmak için, yalnız bu gün için, yalnız şu hazır zaman için çalışacağım. Mazi olan gün ve saat geçti ve madumdur. Öyle ise, yalnız elimde bulunan şu hazır vakitte neye çalışacaksam, ona çalışacağım ve çalışıyorum.” der.
Allaha olan kulluk görevimizi yerine yetirirken namazlarımızı vaktinde eda etmeli, her namazı sanki kıldığımız son namazımızmış gibi düşünmeliyiz. Zübeyir Ağabeyin de söylediği ve uyguladığı gibi tüm zamanımızı içinde bulunduğumuz andan ibaret bilmeliyiz. Zaten farz namazlarını kılan ve günahlardan kaçınan insanın dünyaya ait yaptığı tüm meşrû iş ve fiillerinin de ibadet hükmüne geçerek nice sevaplar kazandıracağı Rahmet-i İlâhiyeden umulur.
Herkes kendi ömrünün idarecisi ve muhasebecisi olarak kendi zamanını programlayabilir. Ömrümüzün son nefesine geldiğimizde “zamanım eyvah” demeden önce farzları yerine getirmeli, meşrû ve nizamlı bir şekilde bu günün işini yarına bırakmamalıyız. Bu ömür sermayemizi nasıl daha fazla hizmetlerde kullanarak kâr’a geçirebileceğimizin hesabını yapmalıyız. Madem her şey elimizden çıkıyor, hiç bir şey kararında durmuyor, öyle ise zamanımızı beyhude akıp yok olmaktan kurtarmalıyız.
Mehtap YILDIRIM

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder