10 Şubat 2008 Pazar

hizmette heyecan



Hayatımızı başarılı ve huzurlu bir şekilde devam ettirebilmemiz için gerekli olan en önemli etkenlerden birisi de yaptığımız işe karşı duyduğumuz heyecandır. Yapacağımız işler, hedeflerimiz, vizyon ve misyonumuz karşısında heyecan duymuyorsak yüksek bir performans göstermemiz beklenemez. Kâinattaki mükemmel döngünün, hârikulâde işlerin ve kusursuz hizmetin altında da bu heyecanın rolü yok mu sizce?
Etrafımıza biraz dikkatli baktığımızda, varlıkların insanlara olan kusursuz hizmetlerinden duydukları heyecan bizi de heyecanlandıracaktır. Karıncanın hiç üşenmeden, dinlenmeden bütün gün çalışmasını düşünün. Ona o gayreti sağlayan, yaptığı işe karşı duyduğu heyecan değil midir? Bir kelebeği neşe ile kırlara doğru sürükleyen nedir? Küreleri uzay boşluğunda çılgınlar gibi koşturan, ırmakları, denizleri coşturan hep bu heyecandır. Nereye baksak bu hiç tükenmeyen enerjiyi, coşkuyu görürüz.
İdealleri karşısında heyecan duyan insanların hayatları da böyle coşkuludur. Monoton ve tekdüzen değildir. Belki yorucudur, belki çetin imtihanlarla doludur ama hiçbir engel onların hizmet heyecanı karşısında duramadığından hayatları başarı öyküleriyle doludur. Zaten onlar ne yorgunluk hissederler, ne de şikâyet ederler. Aksine hayat onlara göre tutkulu, maceralı, renkli hatta eğlencelidir. Korku nedir bilmezler, ölüme bile gülerek giderler.
Bu güne kadar milyonlarca insanın imanının kurtarılmasına vesile olan Risâle-i Nur hizmetinin asırlara sığmayan başarısının altında, bu uğurda değil dünyasını, ahiretini de feda eden Bediüzzaman Said Nursî ve bu dâvâyı hayatlarından aziz bilen nice kahramanların heyecan dolu azim ve gayretleri vardır. Onların bakışları bile, yüksek ideallerini görür gibi düşündükleri için, aydınlık, ümit ve heyecan doludur. Tıpkı Üstadın Tiflis’te Şeyh San’an Tepesinde din ve fen ilimlerinin bir arada okutulacağı medresesinin hayalini kurarken duyduğu heyecan ve onun bu ümidine şaşan Rus polisine verdiği cevabındaki kararlılık gibi… Ya da bazen avcı hattında, bazen at üzerinde savaşın en şiddetli ânında, böyle bir andan daha heyecan verici ve daha önemli bir hizmetin ihtarıyla “Yaz gardaşım!” diye yükselen heyecan dolu ses gibi. Ve bir elleri kılıçtan önce kalemde hazır bekleyen talebeleri ânında yazıyordu. Artık onlar ne top tüfek sesini, ne de atların çıkardığı sesleri duymuyorlardı. Savaşın gürültüsünden habersiz, kendilerini bambaşka bir âleme kaptırmışlardı. Savaş gelip geçiciydi, bir süre sonra dünya gündemini meşgul bile etmeyecekti. Ama o anda yaptıkları hizmetin kıyamete kadar insanların ebedî hayatlarını kurtaracak ve dünya gündeminden hiç düşmeyecek bir etkisi olacağını biliyorlardı. Orada Müslüman Türk milletinin, İslâm âleminin ve tüm insanlığın kurtuluş çareleri yazılıyordu. O anda bundan daha heyecan verici ne olabilirdi ki?
Sonra her biri ayrı bir heyecan fırtınası şeklinde geçen mahkemeleri düşünelim. Yazdıkları müdafaalarla her biri bir avukattan daha başarılı olan ağabeylerimizin tek gayesi Risâle-i Nurlara ve Üstadımıza haksız yere ilişenlere hakikati anlatmaktı. Hepsi bir aslan parçası gibi, Risâle-i Nurların önüne siper olmuşlardı. Her biri bir kumandandı. Ancak, içlerinden öyle heyecan dolu bir ses yükseliyordu ki, mahkeme heyetine şunları söylüyordu: “Risâle-i Nur uğruna kurşunla öldürüleceksem, o kurşunlara göğsümü gereceğim! Üstadım Bediüzzaman için hançerlerle parçalanırsam, etrafa sıçrayan kanlarımın ‘Risâle-i Nur, Risâle-i Nur’ yazmasını Rabbimden niyaz ediyorum”. Bu ses Üstadımızın aynası, vekili, kahraman Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimizden yükseliyor, adeta arşı titretiyordu.
Mahkemeler, hapishaneler, ödenen bedeller… İncelemeler, tetkikler, araştırmalar ve hepsinde aynı netice. Risâle-i Nurların okunması, bulundurulmasında her hangi bir sakınca olmadığına dair görüşler, berat kararları…
Biz bütün bu yaşananları; Tarihçe-i Hayat’ı ve hizmetimizin yakın tarihini anlatan kitapları okuyarak; dedelerimizden, babalarımızdan, ağabeylerimizden hizmet anılarını dinleyerek öğreniyoruz. Özellikle seksen sonrası kuşak olarak biz hakikaten hizmetin rahata kavuştuğu bir dönemde dünyaya geldik. Onların hissettiği hizmet heyecanını tam mânâsıyla hissedemesek de, hissetmeye ve hizmet aşkını, şevkini yakalamaya çalışıyoruz. Zübeyir Ağabeyin bir sözü vardır: “Fikrin mücadelede muvaffak olabilmesi için iki kuvvete ihtiyaç vardır. O da his ve heyecandır” der.
Zaman zaman bu heyecana muvaffak olamamak endişesine kapılırım. “Bizdeki bu heyecan eksikliği neden? Acaba rahat yaşamanın verdiği bir gafletten midir? Ne de olsa baskın yok, mahkeme yok, hapis yok” diye düşünmüşümdür. Yine böyle düşüncelere daldığım bir vakit, ruhumda açılan bir başka pencereden gelen cevap, aklımı ve kalbimi ümit ve heyecan ışıltıları ile aydınlattı.
Evet, zor günler, yani bizim hiç yaşamadığımız günler geride kaldı. Kışın en çetin günlerini, en şiddetli ayazlarını Üstadımız ve fedakâr, cefakâr ağabeylerimiz yaşadı. Nitekim Üstad “Ben acele ettim kışta geldim” diyor ve bizleri de cennetâsa baharlarla müjdeliyor. Kış mı daha heyecan vericidir, bahar mı? Kış heyecanı farklıdır elbet, şartlar ağırdır, ancak bahar heyecanı bambaşkadır. Bahardan, çiçeklerden söz etmek bile çehremizi ve ruh halimizi değiştirir. Öyleyse biz de hizmette heyecanı pekâlâ yakalayabiliriz. Bahar esintileri yurdumuzun ve dünyanın dört bir yanını kuşatırken, zeminimizde açan rengârenk çiçeklerin kokularını taşımalı her yere. Elimizdeki imkânları ve teknolojiyi kullanarak dünyanın her yerine ulaştırmalıyız Kur’ân’dan gelen hakikatleri.
Baharlar neşe ve enerji dolu, heyecan vericidir. Neden hizmette bahar coşkusunu yaşamayalım ve yaşatmayalım ki? Bunun için birbirimizi harekete geçirmeli, birbirimize örnek ve destek olmalıyız. Dâvâmızda ve birbirimizde fani olmalı, ihlas ve uhuvvet gibi düsturlara azami ölçüde riâyet etmeliyiz. Hizmette heyecan; güzel renk ve kokularıyla zeminimizde açan bahar çiçeklerinin, muhabbet esintilerinin coşkusuyla artarak devam etmelidir.
yazan:Mehtap YILDIRIM

gül,nur ve insan



Güller ekilsin ki gönüllere, dünyanın yüzü gülsün artık. Gülün zarafeti ve kokusu ile dolsun hayat. Gülsüz her söz biraz eksik, biraz bayat… Gülsüz günler soluk ve soğuk, fersiz ve nursuz. Gülsüz günler renksiz ve sevgisiz. Duygusuz ve hissiz...
Güllerin Efendisinin sevgili ümmeti gülsüz nasıl yaşar? Âlemlerin Gülü Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm gittikten sonra, güllerin de rengi, kokusu aynı değil belki. Ama yolumuz onun yolu. Zaman gül zamanı, yol gül yolu… Işığımız gül nuru.
Nicedir hasretiz gül kokusuna, gül güzelliğine, gül iffetine… Lâkin her kalpte potansiyel bir gülistan vardır. Belki bakımsızdır biraz, uzun zamandır ihmâl etmişizdir. Belki hoyrat davranmış, incitmişizdir. Öyleyse herkes kendinin bahçıvanı olsun da gönül bahçesine girip bir dolaşsın. Kırılan dalları sarsın, çiçekleri, gülleri sulasın… Tek tek hâl hatır edip, muhabbetle baksın.
Gül’ün nuru bütün gönülleri ve âlemi sarsın. Gül kokuları salâvatlara karışıp buram buram ona ulaşsın. Dünya Gül’ün rengine boyansın. Bu koku ve nur ile dünya uyansın. Mesleği gül ve nur olanlar çoğalsın. Dünyanın dört bir yanına dağılsın.
Diller o gül ve nuru anlatan bülbüller olsun. Düşmana doğrultulan namlular bile gül olsun. Dereler, şelâleler gül muhabbeti ile coşsun. Tuttuğunuz gül olsun. Gülün sevdası her sabah güneşle birlikte kalbimizin tepelerinde doğsun. Yatağından fırlayan gülle uyanıp güle koşsun.
Cemil sıfatının sırlarını anlatan gül güzelliği kalplerimizden sûretlerimize de uğrasın. Gözde gül, yüzde gül, elde gül, dilde gül, gönülde gül açsın.
“Levlâke levlâk” sırrının tecellîsi, muhabbetin sembolü gül. Kavurucu çöl sıcağında, cehalet dikenleri arasında açan o Gül. Muhabbetin kutup yıldızı olan gül. Dille ifade edilemeyenleri bir çırpıda anlatan gül. Her zaman gizemli her zaman lâtif ve esrarlı gül.
Mesnevî-i Nuriye’de, “Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder” denir. Böylece insan genç de olsa, yaşlı da olsa bir gül’e benzetilir. Kışın kuru ve uyuşmuş bir kış çiçeğine dönüşmesi benzetmesi, ömrün faniliğini, gençliğin geçiciliğini hatırlatır. İnsan da gül gibi ömrünün nasıl geçtiğini anlamaz.
“Fenâ-yı ömürden güya değüller gonca tek vâkıf, / Olar kim özlerin dünya içün dil-teng dutmuşlar.”
(Dünya için ömürlerini kederli hale getirenler, / Sanki gonca gibi ömrün geçici olduğunu bilmezler.) (Fuzûlî)
yazan:Mehtap Yıldırım