
Bir gün gönül hayata açtı gözlerini. Hayatın bütün renkleri bir anda değişiverdi. Başını kaldırdı ilk önce gökyüzüne baktı. Maviyi ilk gökyüzü ile sevmişti. Sonra gökyüzüne özendi gönül. Alabildiğine mavi, sonsuz bir gökyüzü olmak istedi. Denizleri de bu yüzden çok sevdi. Bir damla olup denizlere karışmayı da aklından geçirmedi değil. Sonradan öğrendi ki bu tutkunun adı hürriyetti.
Gökkuşağı ile tanıdı yedi rengi. Renklerin tonlarına ve yansıyan ışıklara hayran kalmıştı. Az hayal etmedi koşup koşup gökkuşağına ulaşıp altından geçmeyi… Ne zaman gökyüzü resmi yapsa bu mavi yüzün üzerine gökkuşağını çizmeyi ihmal etmezdi.
Güneşi de çok sevmişti gönül. Onun ışığı olmasa bütün renkleri nasıl görebilir, nasıl sevebilirdi ki... Gönül güneşe özendi. Güneş gibi olmak istedi. Güneşten çok şey öğrendi.
Kar tanelerini gördüğünde beyazın ne kadar güzel olduğunu anladı. Bembeyaz olmak istedi gönül kar tanelerine özendi. Beyazı neden bu kadar sevdiğini çok sonra fark etti. Hayatında saf, katıksız bir şeyler aradığında anladı masumiyetin ne kadar önemli olduğunu.
Dağları gördü gözleri, biraz daha yaklaştığında dağların eteklerinde açan kır çiçeklerini gördü. Minik yapraklarındaki sanata bakıp Sanatkârı gördü.
Sonra zarif boynu ve yapraklarıyla gülümseyen gül’ü gördü. Öyle hayran kaldı ki güle, evet karar vermişti artık. En çok gül olmak istedi. Güle özendi gönül. Gül gibi kokmak, gül kadar güzel olmak istedi.
Kâinatın bir biri içine sarılı büyük bir gül goncası olduğunu düşündü sonra. Ve bu kâinatın ve her şeyin yaradılış sebebi olan Güllerin Efendisini düşündü. Şükretti insan olduğuna ve O’nun ümmetinden olduğuna. Ve gönül en çok sünnet-i seniyyeye uygun yaşayarak Ona benzemek istedi. Kâinatın en güzel renklerini, en güzel kokularını, üzerinde barındıran Peygamber Efendimiz Aleyhisselatüvesselâmı örnek ve rehber edindi kendine. Onun çocukları çok sevdiğini öğrendikten sonra daha bir başka sevdi çocukları, daha bir şefkat ve itina ile okşadı başlarını.
İşte şimdi bütünüyle hayatın tüm güzelliklerine ulaşmıştı. Özendiği ne varsa kendisine baksa bulabilirdi. Su, toprak, hava, madenler ve ruhunda açan rengârenk çiçekler… İnsan olmayı çok sevdi gönül. Kalbi sonsuz bir muhabbetle doldu. Muhabbette fani olan hayatları okudukça o da muhabbet fedaisi olmak istedi.
Gönül nur’a açtı gözlerini. Dinledi Kuran’ın sözlerini… Bir bir keşfetmeye başladı kâinatın sırlarını ve güzelliklerini. Kesretteki vahdeti gördü. Sayısız nimetler üzerindeki tevhit mührünü gördü. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle okumayı öğrendi. Kâinat kitabının her sayfası, her satırı, her kelimesi ve her harfi ayrı bir kitaba açılıyordu. Hakiki manada okumayı öğrendi. Ve gönül ilim talebeliğini seçti. Artık büyüyünce ne olacağına karar vermişti. Hakiki istikbalinin yani kabrinin ilk gecesinde münker ve nekire ancak dünyadan götürdüğü ilmiyle cevap veren bir âlim olmak istiyordu.
Gökkuşağı ile tanıdı yedi rengi. Renklerin tonlarına ve yansıyan ışıklara hayran kalmıştı. Az hayal etmedi koşup koşup gökkuşağına ulaşıp altından geçmeyi… Ne zaman gökyüzü resmi yapsa bu mavi yüzün üzerine gökkuşağını çizmeyi ihmal etmezdi.
Güneşi de çok sevmişti gönül. Onun ışığı olmasa bütün renkleri nasıl görebilir, nasıl sevebilirdi ki... Gönül güneşe özendi. Güneş gibi olmak istedi. Güneşten çok şey öğrendi.
Kar tanelerini gördüğünde beyazın ne kadar güzel olduğunu anladı. Bembeyaz olmak istedi gönül kar tanelerine özendi. Beyazı neden bu kadar sevdiğini çok sonra fark etti. Hayatında saf, katıksız bir şeyler aradığında anladı masumiyetin ne kadar önemli olduğunu.
Dağları gördü gözleri, biraz daha yaklaştığında dağların eteklerinde açan kır çiçeklerini gördü. Minik yapraklarındaki sanata bakıp Sanatkârı gördü.
Sonra zarif boynu ve yapraklarıyla gülümseyen gül’ü gördü. Öyle hayran kaldı ki güle, evet karar vermişti artık. En çok gül olmak istedi. Güle özendi gönül. Gül gibi kokmak, gül kadar güzel olmak istedi.
Kâinatın bir biri içine sarılı büyük bir gül goncası olduğunu düşündü sonra. Ve bu kâinatın ve her şeyin yaradılış sebebi olan Güllerin Efendisini düşündü. Şükretti insan olduğuna ve O’nun ümmetinden olduğuna. Ve gönül en çok sünnet-i seniyyeye uygun yaşayarak Ona benzemek istedi. Kâinatın en güzel renklerini, en güzel kokularını, üzerinde barındıran Peygamber Efendimiz Aleyhisselatüvesselâmı örnek ve rehber edindi kendine. Onun çocukları çok sevdiğini öğrendikten sonra daha bir başka sevdi çocukları, daha bir şefkat ve itina ile okşadı başlarını.
İşte şimdi bütünüyle hayatın tüm güzelliklerine ulaşmıştı. Özendiği ne varsa kendisine baksa bulabilirdi. Su, toprak, hava, madenler ve ruhunda açan rengârenk çiçekler… İnsan olmayı çok sevdi gönül. Kalbi sonsuz bir muhabbetle doldu. Muhabbette fani olan hayatları okudukça o da muhabbet fedaisi olmak istedi.
Gönül nur’a açtı gözlerini. Dinledi Kuran’ın sözlerini… Bir bir keşfetmeye başladı kâinatın sırlarını ve güzelliklerini. Kesretteki vahdeti gördü. Sayısız nimetler üzerindeki tevhit mührünü gördü. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle okumayı öğrendi. Kâinat kitabının her sayfası, her satırı, her kelimesi ve her harfi ayrı bir kitaba açılıyordu. Hakiki manada okumayı öğrendi. Ve gönül ilim talebeliğini seçti. Artık büyüyünce ne olacağına karar vermişti. Hakiki istikbalinin yani kabrinin ilk gecesinde münker ve nekire ancak dünyadan götürdüğü ilmiyle cevap veren bir âlim olmak istiyordu.
yazan:Mehtap YILDIRIM
