9 Aralık 2007 Pazar

YOLLARIN ANLATTIKLARI..




Hayatta yaşadığımız her anın bize hatırlattırdığı ve tattırdığı duygular vardır. Bazen bir güzel sözde hayallere dalar, bazen de bir fincan kahvede dostluklarımızı pekiştirirken hatıralarımızı yâd ederiz.
Kimi zaman ufkun kızıllığında kaybolan güneş gibi bakışlarımız da boşlukta kaybolurken, kalbimiz doğacak sabahların ümidi ile çarpar. Kimi geceler de gözlerimiz parlak bir yıldızla sessizce hasbihal ederken oralarda neler olup bittiğini içten içe merak ederiz. Ancak gözbebeğimiz ile yıldız arasında muhabbet bağlantısı çoktan kurulmuştur. Onların birbirlerine anlattıkları şeyler vardır.
Her çocukta bir parça kendi çocukluğumuzu buluruz. Her ihtiyarda yıllar sonrasını hayal edip kendi akıbetimizi görürüz. Su üzerindeki kabarcıkların kaybolup yerine yenilerinin gelmesi gibi geride kalan anlar yenileriyle tazelenir. Böylece hayat sürekli tazelenerek, farklı ve yeni manzaralarla akıp gider.
Sizi bilmiyorum ama, ben hayatın bu seyrini en çok yolculuklarda buluyorum. Bize geçmişimizi ve geleceğimizi özetliyor. Hayatımızın muhasebesini yapma imkânı sağlıyor. Kısa zamanda o kadar çok şey anlatırlar ki, adeta yaşadığımız yılların bir resmigeçidini seyrederiz. Aracımızın camından seyrettiğimiz manzaralar geride kalırken, yeni yeni manzaralar kalp ve ruh pencerelerimize konuk olurlar.
Bu geride kalan manzaralar bizi alır tâ çocukluğumuza götürür. Anlarız ki geride kalan hayatımızdan kesitlerdir. Toz, toprak içinde düşe kalka oynadığımız günlerdir... Oyuncaklarımızdır, yüzünü ve ismini bile şu anda hatırlayamadığımız çocukluk arkadaşlarımızdır. Bir şeker ya da çikolata tadıdır, bir daha aynı lezzeti hissedemediğimiz. Geride kalan biraz bizizdir, bizden parçalardır... Okula başladığımız ilk gündür... Kurşun kalem, silgi, tebeşir kokusudur...
Geride kalanlar yaşadığımız yıllar kadar geçirmiş olduğumuz mevsimlerdir. Çiçek demetleriyle gelen süslü baharlardır. Susuzluğunu duyduğumuz yakıcı bir yazdır. Bazen de içimizi üşüten bir ayazdır... Biraz yağmurdur, biraz kardır...
Sonbaharda dökülen yapraklar, takvim yapraklarından eksilen günlerimize karışırken, anlarız ki bu dünya bize dardır. Her gönlün arzuladığı ebedi bir diyar vardır.
Yolculuğumuzda geride bıraktığımız manzaralar bize bunları düşündürürken yeni karşılaştığımız manzaralar da geleceğimizi düşündürür. "Acaba bu manzaradan sonra nelerle karşılaşacağım, nasıl yerlerden geçeceğim, hangi duraklarda konaklayacağım?" gibi soruların cevabını merak ederiz. Duraklarda bazı yolcular inerken, yeni binen yolcular bize "merhaba" derler. Böylece yeni yüzlerle tanışıp sohbet etme imkânı buluruz. Gidenlerin yeri daima gelenlerle doldurulurken geride kalan hiçbir şey unutulmaz, hafızalarımızda kayıt altına alınır.
Yollar ve yolculuklar geçmiş ve geleceğimiz arasında bir köprü gibidir. Hayat yolculuğumuzun bir provası, bir fihristesidir. Hepimiz uzun bir seferdeyiz. Ve, ne bu yolculuğumuza nerede nasıl başladığımızı hatırlayabiliyoruz ne de bundan sonra hangi menzillerde nasıl bir hayatta yaşayacağımızı... Sadece bulunduğumuz anı görebiliyoruz ve şimdilik dünyada olduğumuzu biliyoruz.
Çoğu zaman hayata bir bütün olarak bakamayabiliyoruz. İşte böyle zamanlarda yolculuklar bize geçmiş ve gelecek hayatımıza bir kuşbakışı yapabilme hususunda yardımcı oluyor. Gözlerimiz aracın penceresinden etrafı seyrederken, esasında seyrettiğimiz hayatın ta kendisi oluyor.


yazan : Mehtap YILDIRIM

NEY’DEN BAHSETSEM..?
Ney’i hepimiz biliriz, sazlıkta biten bir tür kamıştan yapılan üflemeli çalgıdır. Lâkin bunu üflemenin de çok kolay olmadığını geçen yıl ney çalan bir arkadaşım evimize ziyarete geldiğinde anlamıştım.
Arkadaşım ney’i ile birlikte gelmişti. Ben ney’i ilk defa o kadar yakından görmüş, elime almış incelemiştim. Çalması için rica ettiğimde ise ilk kez o kadar yakından dinlemiştim.
O anda ben de çalabilir miyim acaba diye düşündüm. Arkadaşıma söylediğimde, “çalabilirsin ama sabır işidir, ben dört yıldır uğraşıyorum. İlk iki yıl ses bile çıkaramadım, yeni yeni çalabiliyorum o da birkaç parça” demişti.
Anladım ki bu ney, herkesle kolay kolay konuşmazmış. Daha sonra Mevlâna ile ilgili bir eserde ney’de bir sır olduğunu okuyunca buna katî kanaat getirdim.
Ney sazlıkta biten sıradan bir kamış değildi. İnsanı başka âlemlere götüren, bazı sırları ona açan, şifa veren, dinlendiren bir şeydi.
Mevlâna’nın “Dinle neyden kim hikayet etmede/ Ayrılıklardan şikâyet etmede” diye dile getirdiği ney, gönül sahibinin elinde bir kamış olmaktan çıkıyor, ilâhi sırları fısıldayan bir dost oluyordu.
Ney’in böyle gizli sırlar taşıdığına dair şöyle bir kıssa da okumuştum;
Davud aleyhisselam bir gün sazlıktan geçiyormuş. Bu sırada hafif bir rüzgâr esmeye başlamış. Kamışlar başlamış ötmeye… Bu sesten öyle etkilenmiş ki, bir tanesini koparıp dudaklarına götürmüş, başlamış üflemeye…
Bundan sonra Allah’a olan muhabbetini o kamışla dile getirmiş. Meşhur Dâvudî sesiyle ve nefesiyle yanık yanık seslendirmiş aşkını.
Yine söylenir ki; Hazreti Muhammed Aleyhisselâtü vesselam, Allah sırrını yalnız can yoldaşı H.z Ali’ye söylemiş. Kimseye ifşâ etmemesini sıkı sıkı tembihlemiş. Hz Ali bu ilâhi sırrı bir süre içinde gizlemiş fakat sırrın ateşine, ağırlığına dayanamamış. Kalbi parça parça olmuş, çöllere düşmüş.
Böyle perişan halde sahrada dolaşırken bir kuyuya rast gelmiş. İçini yakıp kavuran bu sırrı kuyuya söylemiş ferahlamış.
Kısa bir süre sonra kuyudan ab-ı hayat gibi sular taşmış, çevresi vahâ haline gelmiş, ağaçlar, kamışlar bitmiş. İşte ney de bu sazlıkta yetişmiş.
Bir taraftan da neyin inlemelerinin kamışlıktan ayrı kalışından olduğunu söylerler. O da insan gibi duygu yüklüdür. Ney’in üzerindeki delikler göz, kulak, burun gibi insanın duyu organlarına benzetilir ve “insan-ı kâmil”i dile getirir. Nitekim Mesnevî’yi İngilizceye çeviren Reynold A. Nicholson “Mevlâna kendisini bir ney’e benzetir” der.
Aşk’ın deryasında yaşayan bir aşk adamı ayrılık acısı yaşamaz mı hiç? Elbette ayrılığın da en içlisini, en acıklısını yaşamıştır da, o yürek yangınıyla ne gazeller yazmıştır.
Kim bilir, ney’e üflediği her nefes bir firkatin iniltisi olmuş, kâh aşk ile coşmuş, kâh perişan, yanık bir ses olmuştur.
Bugün de ney’e üfleyenler ya da dinleyenler ney’deki bu sırrı az ya da çok hissediyorlar. Kendilerini onun büyüsüne kaptırmaktan alamıyorlar.
Ney belki de ilâhi aşkın fon müziği idi. Bu ses ile vecde gelen âşıklar pervane misali O’na doğru dönerdi…
Ah ney! Dilini bir anlayabilsek bize neler anlatırdı kim bilir. Bende bilmiyorum ki size anlatsam. Sanırım bunu en iyi Mevlâna bilebilir. Gelin biz ona kulak verelim. Şöyle der ney için:
“ Gizli sırrını söylemede cihanın,
O yanık ney, o yanık ney, o yanık ney,
Ney nedir? O bûsesi güzel cânânın
Öptüğü şey, öptüğü şey, öptüğü şey..“


yazan:Mehtap YILDIRIM



AKIP GİDEN YILLAR



Geçip giden zamanlara nakış nakış işlenmiş, tarihe birer birer kaydedilmiş filmlerdir yaşanan yıllar… Baharıyla, yazıyla, acısıyla, tatlısıyla kum saatinin imbiğinden süzülüp akan, her nefeste biraz daha eksilen, her gün de biraz daha tükenen yıllar…
Tükenmez hayallerle bir ajandaya yazılan, lâkin üç yüz altmış beş gün’lere sığmayan yıllar… Bazen deli dolu, bazen durgun, bazen de coşkun akan çılgın yıllar…
Bazen ağızlarda eriyip giden çocukluktan kalma bir şeker tadı, bazen de gelecek sabahların diğer adı…
Bir yıl dediğin nedir ki? Hayatın tozlu yollarında attığın bir adım gibi, içtiğin bir bardak sudaki bir yudum gibi bir yıl. Çarpan kalbinin her atışı, gözlerinin uykuya her dalışı… Ama her defasında farklı, sıra dışı yıllar…
Bazen daha dün gibi, bazen bu gün gibi, bazen de sürgün gibi yaşanan yıllar…
Her yıl yola çıkan bir kervan gibi… Duraklamak yok, geriye dönüş yok, kaybolmak yok zaman çölünde. Her seyyah hasretini içinde biriktirip ilerlerken, yükselen her çığlık bir Leyla sesi, inleyen her yaralı bir Mecnun nefesi…
Her yıl zaman ipinde bir tesbih tanesi… On iki ay ise bu tanenin tentenesi.
Her yıl bizden bir şeyleri sırtlanıp götüren içli bir tren sesi… İçinde yalnızlıkları barındıran, mutlulukları, hüzünleri barındıran, suskunlukları, haykırışları taşıyan ve gittikçe uzaklaşan…
Kimi zaman kar, boran, kimi zaman sis, duman yaşanası yıllar… Tutamadığımız baharları avuçlarında tüketen, hayalleri hep bir başka bahara erteleten yıllar…
Oyunlar, oyuncaklar, acizlikler, pişmanlıklar, korkular, gülüşler, özlemler ve daha ne varsa insana ait hepsi yılları taşıyan vagonların içinde…
Ve üzerine çiğ düşen yalnızlıklar…
Dalından düşen bir yaprak gibi bir yıl, zaman okyanusuna karışan bir katre gibi yıl… Bir fincan kahve gibi ama hatırı kırk yıl değil bir ömür kalan… Her yıl yüzümüzde ve kalbimizde bir iz bırakan, yağmurlarıyla ıslatan, güneşleriyle kurutan… Buğulu camların ardında gözü yaşlı baktıran… Ruhumuzun en ücra köşelerinde kokusunu bırakan yıllar…
Bir yılın yorgunluğunu atamamışken üzerimizden, yorgun bir yürekle yeni bir yılı göğüslemeye çalışmak her yılsonu… Hatıralarla işlenmiş örtüsünü geçen yılın üzerine çekerek, hesapları yeni yıla devretmek…
Ve seher vakitlerinde ayyuka çıkmış hıçkırıklarla akıp giden hayatının muhasebesini yaparken bütün kayıplarının ardından sana gelip sığınan yeni bir yıl vardır.
Yeni bir sayfa açılır önüne bembeyaz… Teslim olunur avuçlarına… Geleceğe dair umutlarının sesi olur, hayallerinin yeni bir elbisesi olur. Gideceğin yeni bir adresin olur. Yazacaklarının güftesi ve bestesi olur. Hayatının neşesi ve ahengi olur. Zayıf bedeninin direnci olur.
Gurbet akşamlarından kalan hüznünü paylaşır. Sana şefkat eliyle yaklaşır. Taze kan olur damarlarına karışır. Seni alır yeni bir yolculuğa çıkarır.
Yıllarla birlikte akıp gidersin zamanın içinde. Bir siyah, bir beyaz yolculuğun içinde gece gündüz yol alırsın.
yazan: Mehtap YILDIRIM

ASIRLIK YALNIZLIK



Çok şey değişse de yüzyıllardır, insanoğlunun değişmeyen şikâyetlerinden biri de yalnızlıktır. Teknolojinin ilerlemesi buna çare olmadığı gibi belki daha da yalnızlaştırmıştır.
Her ne kadar kalabalık bir toplumda yaşasak da, ailemiz, arkadaşlarımız olsa da birey olarak bağımsızdır ve yalnızdır insan. Doğarken tek başımıza idik, öldüğümüzde de tek başımıza kabre gireceğiz.
Mesela vücudumuzun bir yerinde hissettiğimiz bir ağrının tıpa tıp aynısını bizden başkası hissedemez. Duyduğumuz derin bir üzüntüyü başka biri tamamen anlayamaz. Bunun gibi bazı duyguları insan yalnız yaşar. Nefes alırken, uyurken, düşünürken yalnızdır. Gökteki bir yıldız gibi, yerdeki bir kum tanesi gibidir.
Dünyanın nüfusu arttıkça biz yalnızlaştık. Kalabalık caddeler arttıkça içimiz ne kadar da tenhalaştı. Kalabalık seli daha hızlı aktıkça herkes yabancılaştı, kimse kimseyi tanımaz oldu.
Biz hep birlikte olalım, herkesle tanış olalım, sevelim, sevilelim istedik. Her şeyimizi paylaşabileceğimiz birileri olsun istedik.
Zaman ilerledikçe, modern yaşamların ve kıyafetlerin altında rüküş kalmış duygular ve yapayalnız insanlar olduğunu gördük.
Uzun gecelerde sabahı bekleyen hasta kadar yalnızdık. Gözlerde kaybolmuş bir çocuğun korkuları ve endişesi saklıydı.
Kaç mevsim araladı kapımızı, göründü ve kaybolup gitti. Güzel ve leziz bulduğumuz her şey çabucak bitti ve terk etti. Ve biz anladık ki, yalnızdık…
Lüzumsuz işler yakamıza yapıştıkça, dünya bizi sahte bir dostlukla içine çektikçe biz yalnızlaştık.
Evlerimizdeki konfor ve teknoloji arttıkça kabuğumuza çekildik, yabancılaştık. Katılaştık, yozlaştık… Dünya küçüldükçe biz mi büyüdük ne? İki dağ bile yakınken birbirine, biz uzaklaştık “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” sözünün aksine. Modern yamaçların seline kapılıp yuvarlandık. Oyalandık ve aldandık…
Tüketim çılgınlığı içerisinde tükettik çılgınca ve tüketildik… Lakin bu da çare olmadı yalnızlığımıza.
Çareler aradık çaresizliğimize… Uzaklarda bir yerler aradık hiç gidilmemiş. Ne aradığımızı bilmeden aradık… Açlık gibi susuzluk gibi bir şeydi bu yalnızlık…
Sonra başımızı kaldırdık gökyüzüne, bizi seyreden ve kâinatı şenlendiren milyonlarca yıldız bize bakıyordu. Demek ki bize dosttular, yalnız değildik. Meskenimiz ve ticaretgâhımız olan dünya da bizi üzerinde gezdiriyor, topraklarında biten sebze ve meyve gibi erzaklarla en güzel şekilde ağırlıyordu. Demek ki yeryüzü ve içindeki her şey bizim arkadaşımızdı. Gezegenler, galaksiler, kara delikler, atomlar, zerreler bizi bir an olsun yalnız bırakmıyordu.
Kâinattaki her şeyle alakası ve bağı bulunan insan nasıl yalnız olabilirdi ki? Halikımız bizi yalnız ve başıboş bırakmamış, bizi kendisine en yakın muhatap kılarken yaşadığımız ortamı da milyonlarca bize arkadaş vazifeli memurlar ile şenlendirmiştir.
Böylece çektiğimiz yalnızlığın ve perişanlığın, korkuların, mutsuzlukların çaresini bulduk. Aslında bu çare hep vardı da, biz iman gözlüğü ile bakmadığımız için göremiyorduk.
Nerede, nasıl ve hangi şartta olursak olalım yalnız olmadığımızı biliyorduk artık. Yaratıcımızın çok değerli, nazik, nazenin, nazlı bir kulu olduğumuzu, Onun hep yanımızda olduğunu, bizi bir an olsun yalnız bırakmadığını biliyorduk.
Ve anladık ki, biz Yaratıcımızdan uzaklaştıkça yalnızlaşıyoruz, kimsesizleşiyoruz. Bize dost olan kâinattan ve içindekilerden de uzaklaşıyoruz. Kendimize sahte bir dünya kuruyoruz, ya da kurmaya çalışıyoruz. Ve bu sahte dünyanın içinde yalnızlığımıza bir çare arıyoruz. Ama nafile…
Velhasıl-ı kelam, Onu bulana her şey dosttur ve zindanda da olsa saraydadır; Onu bulamayan ya da Ondan uzaklaşan sarayda da olsa zindandadır ve ona her şey düşmandır.
yazan: Mehtap YILDIRIM

sevdiğim şiirler...




Olduğun yerlere uğrayamam korkumdan,

Kıskanırlar sana aşıklık edenler birden,

Gece gündüz yaşayan gönlüm içinde sensin,

Seni görmek diledikçe bakarım gönlüme ben.

-MEVLÂNÂ-








AYRILIK DESTANI

Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak

Yine fırkat, yine hasret, yine hüsran olacak

Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm

Çünkü hicran dolu kalbim yerine hicran olacak



Yine göç var diye mecnuna haber verme sakın

Yine matem, yine zari, yine efgan olacak

Açılan ol gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek

Kapanıp Kâbe-i irfan, yine viran olacak



Haber aldım ki, yarın yâd olacakmış bize yar

Ne büyük yâre ki kimler buna derman olacak

Bu büyük derd ü elemden kime şekva edeyim?

İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.



O şifa bahş olan envarını sen çeksen eğer

Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak!

O temiz pâk nefesin, âb-ı hayatı bu çölün

Onu dûr etme ki her fert ona reyyan olacak



Hele ol nur-u şerifin kime değmişse eğer,

Küçücük zerre de olsa, meh-i tâban olacak.

O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe benim

Bu küçük kalbi hazinim yine handan olacak.



Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem

Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.

Nazarın erse garip başıma ey nur-u Hüda

Bugün artık bu hakir bende de umman olacak.



Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicap;

Yine haksın, buna şahid yine Kur'an olacak

Kab-ı Kavseynden alıp dersimi bildim ki ayân,

O güzel nur-u bedi, âleme sultan olacak.


Sakınıp Feyz-i bîçareye bahs açma bugün

Yeni baştan, yine şeydâ, yine giryan olacak.

-Hasan Feyzi Yüregil-



yaşamak şakaya gelmez

Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki,

mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin,

beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel en gerçek şeyin

yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,

yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,

hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,

yaşamak yanı ağır bastığından.


N.H.R



HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

C.Y


ZENGİN MEDENİYETİN FAKİR MİRASÇILARI


Çağımızın gelişmiş toplumlarına baktığımız zaman, o toplumların demokratik sistemlerinin de gelişmiş ve yerleşmiş olduğunu görüyoruz.
Doğal zenginlikleri ne kadar fazla olursa olsun, demokratik zenginliği olmayan milletler kalkınma ve ilerleme imkânı bulamıyorlar. Bunun dünyada pek çok örnekleri vardır.
Meselâ, petrol zengini Ortadoğu ülkeleri hem kalkınmadan, hem de huzurdan mahrum bir hayat sürüyorlar. Hatta dünyanın en zengin bölgesi olan bu coğrafya, dünyanın en huzursuz insanlarını içinde barındırıyor. Öte yandan, Güney Afrika dünyanın en zengin altın yataklarına sahip olduğu halde, halkı dünyanın en fakir ülkeleri arasında bulunuyor.
Öyle ise gelişme, maddi zenginlikten ziyade fikir zenginliği ile ortaya çıkan bir durumdur diyebiliriz. İnsanların düşüncesi hür olursa, yetenekleri de daha çok gelişir, yeni fikir ve düşünceler ortaya çıkar. Bu düşünceler özgürce ifade edilir ve paylaşılırsa, kalkınma ve gelişme için de yol gösterici olur.
Şimdi bu çerçevede ülkemizi bir değerlendirelim. Genç bir nüfusa, bereketli topraklara, zengin maden yataklarına sahibiz. Ülkemizin jeopolitik konumu, şeref levhalarıyla dolu muhteşem tarihimiz ve kültürel zenginliğimiz gelişmemiz ve ilerlememiz için son derece elverişli. Atalarımızdan devraldığımız muazzam bir bilim, ilim, fikir ve düşünce zenginliğimiz mevcut.
Bu kadar avantaj ve artılarımızla, zengin ve güçlü imajımızla medeniyet yarışına katıldığımız halde bu yarışta geri kalmamız bir yerlerde hata yaptığımızı gösteriyor. Başımızı iki avucumuzun içine alıp “Biz nerde yanlış yaptık” diye bir düşünmemiz gerekir.
Bizden çok sonra yarışa katılan ve bizden çok küçük ve ekonomik yönden fakir olan devletler himmet ve gayret tayyarelerine binerek üzerimizden vızır vızır geçerken biz kendi gayretlerimizle yürümeye çalışıyoruz.
Bugün eğitimden ticarete, tarımdan siyasete, ekonomiden adalete kadar aşamadığımız sıkıntılarımız varsa düşünce ve fikir fakirliğimizdendir. Bu yüzden geri kalmışlık duvarını bir türlü aşamıyoruz. Medeniyet yolunda ilerlemek ve yükselmek için gerekli dinamizmi gösteremiyoruz. Yani un var, yağ var, şeker var ama bir türlü helva yapamıyoruz.
Yukarda sorduğumuz “ nerede hata yaptık” sorusuna makul ve mantıklı bir cevap bulmadan, bu kısır döngüden çıkmamız mümkün değildir. Bu gün ileri ülkeleri bu noktalara taşıyan değerler nelerdir diye baktığımız zaman, sahip oldukları hürriyet ve demokrasi ortamının en büyük etken olduğunu görüyoruz.
Cumhuriyetimiz kurulurken de güzel bir hedef ortaya konmuş ama daha sonraki uygulamalar bu hedefe giden yollara barikatlar kurmuştur. “Cumhuriyet, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiler ister” diye söylenen doğru bir sözün içi boşaltılmış, fikirler, vicdanlar da, irfanlar da hür olarak gelişme imkânı bulamamıştır.
Bir ülke ki, üniversitelerinde her türlü düşünce ve fikir serbestçe tartışılamıyor, fikirler baskı altına alınıyor, düşünce açıklamak suç sayılıyor. Böyle bir cumhuriyette hür fikirlerden bahsetmek mümkün müdür? Yine bir ülke ki, insanlar inançlarından dolayı çeşitli sıkıntılara maruz bırakılıyor, okullarda ibadet etme imkânlarından mahrum ediliyorlar, inancından dolayı başını örtenlerin başına gelmedik kalmıyor. Böyle bir cumhuriyette “vicdanı hür nesiller” nasıl yetişecek.
Eğitim sistemi, tamamen ezberciliğe ve bir takım kalıpların katı kurallarına terk edilmiş, farklı düşünmek, farklı bir fikir geliştirmek suç sayılıyor. Bilimsel bir istibdat uygulanıyor. Böyle bir sistemde “irfanı hür nesiller” nasıl ortaya çıkacak?
“Nerede hata yaptık” sorusunun cevabı, bu yasaklar ve birçok alanda uygulanan baskıların altında yatmaktadır. Özgürlüklerin önü açıldığı zaman, ülkenin de önü açılacak, hak ettiğimiz muasır medeniyet seviyesine çıkmış olacağız.
yazan:Mehtap YILDIRIM

POSTMODERN AŞKLAR




Üzerinden yüzyıllar geçmişti Leyla ile Mecnun’un, Ferhat ile Şirin’ in, Aslı ile Kerem’in ve daha nicelerinin…
Anlık heveslerin kurbanı olan aşk hiç bu kadar garip, kimsesiz, hor, hâkir kalmamıştı…
Mütevazı çöllerde samimi niyetlerle, vuslat ümidi ve hasretle aranan aşkın yerini, metropollerde aranan para, mal, şan, şöhret ve makam aşkı almıştı.
Samimi muhabbeti ifade eden aşk ise, adeta kendine yeni kıyılar bulmak istercesine uzaklara doğru yelken açmıştı.
O vakit anladım ki, insan aşkı aramaz aslında. Aşk insanı arar, hem de o kadar çok arar ki, layık olanı bulana kadar kaç gönlü yoklar. Ve doğru olanlarda kalır.
“Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. Aşk gözle değil, ruhla görülür.”der Shakespeare. Zamanın hızlı değişimi karşısında o kadar çok şey değişti ki… Aşk da modernize edilmeye çalışıldığı için, aşk olmaktan çıktı ve uzaklaştı belki de.
Bunda medyanın da etkisi yok değil. Televizyon dizilerinin, reklâmların, yazılı ve görsel iletişim araçlarının ön plana çıkardığı aşklar, ruhla değil de gözle görülür tarzdan. Mesela aşkı yaşamak için sanki illaki zengin olmak gerekiyor. Mutlu çiftler pahalı hediyeler alıp veriyorlar birbirlerine, en lüks yerlerde yemek yiyorlar, sonra bir pırlanta uzatıveriyor beyefendi hanımefendiye. Aşkları gözlerinden okunuyor!
Bütün bunlar insanlarımızın büyük bir kısmını etkilemeyi başarıyor. Genç kızlar hem zengin hem de yakışıklı bir eş adayı beklentisi içerisinde iken, evli olan hanımlar ise eşlerinden şikâyetçi olur hale geliyorlar. “O bana hiç böyle güzel sözler söylemedi”, “O beni hiç güzel bir yerlere götürmedi”, “Bana şunu almadı, bunu almadı..”
Hanımlarımızın bir kısmı modernize sonrası zamandan bu şekilde etkilenirken, bir kısım postmodern erkeklerimiz ise gayet temkinlidirler. Aşkları güvence altında olsun isterler. Bunun için çalışan bir bayanla evlenme planları kurarlar. Birlikte çalışıp hayat standartlarını ve kalitesini yükseltme hesapları yaparlar. Böylece daha zengin olabilirler! Eve daha fazla para girmesi demek, daha çok eşya alabilmek, araba yenileyebilmek, tatillere çıkabilmek demektir. Böylece eşini mutlu edebilir! Yani para eşittir aşktır! Bir nevi ticari bir ortaklık da denebilir buna. Bu evlilikle beraber kredi kartları taksitlerini ve diğer borçları da paylaşacaklardır ama bunu önceden hesap etmezler.
Böylece postmodern dediğimiz, yani modernize sonrası bir dünyada evliliklerin aşksız, sözde aşkların ise evliliksiz kaldığı garip zamanlar yaşanır..
Oysaki postmodernizmden anlaşılan dünyevî her türlü rahat, konfor ve zevk, sefa içinde yaşamak olmamalıdır. Postmodernistlerin aradıklarını bulabilecekleri, ya da kaybettiklerini bulabilecekleri her şey ve daha fazlası Bediüzzaman’ın modern ve modern üstü zamanlara bakış açısında gizlidir. O, postmodernizmi ve daha üst zamanları fikirleriyle yakalamıştır. Kendisi de büyük inkılâpların olduğu modern bir zamanda yaşamış ama ne kılık kıyafetini değiştirmiş, ne de kullandığı birkaç parça eşyasını… Hatta bir gün kırılan kaşığının yerine talebeleri yeni kaşık alıyorlar. Ama o buna çok kızıyor ve eski kaşığını çöpten buldurup tamir ediyor, yine onu kullanıyor. Ondan öğreneceğimiz çok şey vardır. Bunun farkına varan prof. Dr. John Obert Voll da “Bediüzzaman modernist düşünce ve kültür içerisindeki metafizik aleyhtarı temayüllere cevap veren postmodern dini düşünüşün erken tarzını yansıtan biri olarak görülebilir” der.
Şunu anlamalıyız ki, modernliğin madde ile ilgisi yoktur. Modernizmi maddede aradığımız zaman, duygularımızın ve fikirlerimizin esareti başlar.
yazan: Mehtap YILDIRIM







HAYAT ÇİÇEKLERLE DOLU BİR YOL




Mevsim ne olursa olsun hayat gerçekten çiçekli bir yoldur… Biz kendi aynamızı nasıl boyarsak öyle görürüz içindeki görüntüyü…
Aynamızı birbirinden güzel çiçeklerle donatalım mı bugün ne dersiniz?
Attığımız her adım, geçtiğimiz her yol bir çiçekli bahçeye dönüşebilir. O halde milyonlarca çiçek bahçeleriyle karşılaşacağız demektir.
Bu bahçeleri birbiri içine sarılmış olarak düşündüğümüzde de güzel kokusu ve yapraklarıyla büyük bir gül goncası karşımıza çıkacaktır. Kararan kalplerimizi temizleyen, paslıysa pasını silen, kilitliyse kilidini açan da bir gül goncası olan kâinatın, Ustasına işaret eden güzellikleridir.
Yeryüzüne serpiştirilen çiçeklerle, zeminin yüzü daha bir güzelleşirken, başımızı gökyüzüne kaldırdığımız da onun da yüzünün yıldız çiçekleriyle süslü olduğunu görüyoruz. Bazen bir kelime bir gül oluyor, duyunca yüzümüzde güller açıyor, gülüyoruz..
İşte hepimiz böyle güzelliklerle dolu, gül bahçeleri ve meyveli ağaçlarla süslenmiş bir âlemi temaşa için gönderildik. Tefekkür gözlüğü ile seyretmeye, koklamaya ve tatmaya izin var, ama muzır ve murdar olanlara el uzatmamak şartıyla. Zira neyi görmek ister ve neye talip olursak onunla karşılaşırız. Bu çiçekli bahçelerde ayrık otları, yabanî bitkiler, zehirli meyveler de vardır. Güller, çiçekler ve leziz meyveler dururken, dikenler, yabanî otlar ve acı meyvelerle meşgul olmaya gerek yoktur.
Biz bunlara itibar etmeyip çiçekli bahçelerimize geri dönelim. Yüzümüzü güllere dönelim ki, güller açsın yüzünüzde. Evet demiştik ya, aynamızı nasıl boyarsak görüntü de ona değişiyor diye. Güzel görelim ki güzel düşünebilelim ve hayatımızdan lezzet alabilelim. Ve gül bahçelerinin menbâları olan cennet bahçelerine müşteri olabilelim.
İnsan da kâinat denilen gül goncasının içinde, onun bir küçük örneği suretinde minicik bir gül goncasıdır diyebiliriz. Lâkin daha güzel kokması ve uzun ömürlü olabilmesi için ışık görmesi gerekir. Yani üzerine Kur’an nuru düşmeli, Sünnet-i seniyye güneşi ile beslenmeli, iman ve ibadet suları ile düzenli olarak sulanmalıdır.
Böyle içi de dışı da gül olan bir insan için hayat gerçekten de çiçekli bir yol olacaktır. Gördüğü her varlık ona dost ve arkadaş olacak, etrafına çok güzel kokular yayacaktır.
En güzel çiçekler ise Ayine-i Samet olan kalplerde açtığından dolayı böyle kalplerin içinde de bin bir türlü latif, hoş kokulu gül bahçeleri vardır. Hücreleri de her an tesbihatla meşgul çiçeklerdir. Damarları ise o çiçekli bahçeleri sulayan su kanallarıdır. Yani hayatın yolları çiçek bahçeleri ile dolu olduğu gibi, insanın iç alemi de çiçekli yollarla doludur.
yazan: Mehtap YILDIRIM