9 Aralık 2007 Pazar

ASIRLIK YALNIZLIK



Çok şey değişse de yüzyıllardır, insanoğlunun değişmeyen şikâyetlerinden biri de yalnızlıktır. Teknolojinin ilerlemesi buna çare olmadığı gibi belki daha da yalnızlaştırmıştır.
Her ne kadar kalabalık bir toplumda yaşasak da, ailemiz, arkadaşlarımız olsa da birey olarak bağımsızdır ve yalnızdır insan. Doğarken tek başımıza idik, öldüğümüzde de tek başımıza kabre gireceğiz.
Mesela vücudumuzun bir yerinde hissettiğimiz bir ağrının tıpa tıp aynısını bizden başkası hissedemez. Duyduğumuz derin bir üzüntüyü başka biri tamamen anlayamaz. Bunun gibi bazı duyguları insan yalnız yaşar. Nefes alırken, uyurken, düşünürken yalnızdır. Gökteki bir yıldız gibi, yerdeki bir kum tanesi gibidir.
Dünyanın nüfusu arttıkça biz yalnızlaştık. Kalabalık caddeler arttıkça içimiz ne kadar da tenhalaştı. Kalabalık seli daha hızlı aktıkça herkes yabancılaştı, kimse kimseyi tanımaz oldu.
Biz hep birlikte olalım, herkesle tanış olalım, sevelim, sevilelim istedik. Her şeyimizi paylaşabileceğimiz birileri olsun istedik.
Zaman ilerledikçe, modern yaşamların ve kıyafetlerin altında rüküş kalmış duygular ve yapayalnız insanlar olduğunu gördük.
Uzun gecelerde sabahı bekleyen hasta kadar yalnızdık. Gözlerde kaybolmuş bir çocuğun korkuları ve endişesi saklıydı.
Kaç mevsim araladı kapımızı, göründü ve kaybolup gitti. Güzel ve leziz bulduğumuz her şey çabucak bitti ve terk etti. Ve biz anladık ki, yalnızdık…
Lüzumsuz işler yakamıza yapıştıkça, dünya bizi sahte bir dostlukla içine çektikçe biz yalnızlaştık.
Evlerimizdeki konfor ve teknoloji arttıkça kabuğumuza çekildik, yabancılaştık. Katılaştık, yozlaştık… Dünya küçüldükçe biz mi büyüdük ne? İki dağ bile yakınken birbirine, biz uzaklaştık “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” sözünün aksine. Modern yamaçların seline kapılıp yuvarlandık. Oyalandık ve aldandık…
Tüketim çılgınlığı içerisinde tükettik çılgınca ve tüketildik… Lakin bu da çare olmadı yalnızlığımıza.
Çareler aradık çaresizliğimize… Uzaklarda bir yerler aradık hiç gidilmemiş. Ne aradığımızı bilmeden aradık… Açlık gibi susuzluk gibi bir şeydi bu yalnızlık…
Sonra başımızı kaldırdık gökyüzüne, bizi seyreden ve kâinatı şenlendiren milyonlarca yıldız bize bakıyordu. Demek ki bize dosttular, yalnız değildik. Meskenimiz ve ticaretgâhımız olan dünya da bizi üzerinde gezdiriyor, topraklarında biten sebze ve meyve gibi erzaklarla en güzel şekilde ağırlıyordu. Demek ki yeryüzü ve içindeki her şey bizim arkadaşımızdı. Gezegenler, galaksiler, kara delikler, atomlar, zerreler bizi bir an olsun yalnız bırakmıyordu.
Kâinattaki her şeyle alakası ve bağı bulunan insan nasıl yalnız olabilirdi ki? Halikımız bizi yalnız ve başıboş bırakmamış, bizi kendisine en yakın muhatap kılarken yaşadığımız ortamı da milyonlarca bize arkadaş vazifeli memurlar ile şenlendirmiştir.
Böylece çektiğimiz yalnızlığın ve perişanlığın, korkuların, mutsuzlukların çaresini bulduk. Aslında bu çare hep vardı da, biz iman gözlüğü ile bakmadığımız için göremiyorduk.
Nerede, nasıl ve hangi şartta olursak olalım yalnız olmadığımızı biliyorduk artık. Yaratıcımızın çok değerli, nazik, nazenin, nazlı bir kulu olduğumuzu, Onun hep yanımızda olduğunu, bizi bir an olsun yalnız bırakmadığını biliyorduk.
Ve anladık ki, biz Yaratıcımızdan uzaklaştıkça yalnızlaşıyoruz, kimsesizleşiyoruz. Bize dost olan kâinattan ve içindekilerden de uzaklaşıyoruz. Kendimize sahte bir dünya kuruyoruz, ya da kurmaya çalışıyoruz. Ve bu sahte dünyanın içinde yalnızlığımıza bir çare arıyoruz. Ama nafile…
Velhasıl-ı kelam, Onu bulana her şey dosttur ve zindanda da olsa saraydadır; Onu bulamayan ya da Ondan uzaklaşan sarayda da olsa zindandadır ve ona her şey düşmandır.
yazan: Mehtap YILDIRIM

Hiç yorum yok: