31 Ocak 2008 Perşembe

gönül gül'ü seçti, ve muhabbete adadı ömrünü


Bir gün gönül hayata açtı gözlerini. Hayatın bütün renkleri bir anda değişiverdi. Başını kaldırdı ilk önce gökyüzüne baktı. Maviyi ilk gökyüzü ile sevmişti. Sonra gökyüzüne özendi gönül. Alabildiğine mavi, sonsuz bir gökyüzü olmak istedi. Denizleri de bu yüzden çok sevdi. Bir damla olup denizlere karışmayı da aklından geçirmedi değil. Sonradan öğrendi ki bu tutkunun adı hürriyetti.
Gökkuşağı ile tanıdı yedi rengi. Renklerin tonlarına ve yansıyan ışıklara hayran kalmıştı. Az hayal etmedi koşup koşup gökkuşağına ulaşıp altından geçmeyi… Ne zaman gökyüzü resmi yapsa bu mavi yüzün üzerine gökkuşağını çizmeyi ihmal etmezdi.
Güneşi de çok sevmişti gönül. Onun ışığı olmasa bütün renkleri nasıl görebilir, nasıl sevebilirdi ki... Gönül güneşe özendi. Güneş gibi olmak istedi. Güneşten çok şey öğrendi.
Kar tanelerini gördüğünde beyazın ne kadar güzel olduğunu anladı. Bembeyaz olmak istedi gönül kar tanelerine özendi. Beyazı neden bu kadar sevdiğini çok sonra fark etti. Hayatında saf, katıksız bir şeyler aradığında anladı masumiyetin ne kadar önemli olduğunu.
Dağları gördü gözleri, biraz daha yaklaştığında dağların eteklerinde açan kır çiçeklerini gördü. Minik yapraklarındaki sanata bakıp Sanatkârı gördü.
Sonra zarif boynu ve yapraklarıyla gülümseyen gül’ü gördü. Öyle hayran kaldı ki güle, evet karar vermişti artık. En çok gül olmak istedi. Güle özendi gönül. Gül gibi kokmak, gül kadar güzel olmak istedi.
Kâinatın bir biri içine sarılı büyük bir gül goncası olduğunu düşündü sonra. Ve bu kâinatın ve her şeyin yaradılış sebebi olan Güllerin Efendisini düşündü. Şükretti insan olduğuna ve O’nun ümmetinden olduğuna. Ve gönül en çok sünnet-i seniyyeye uygun yaşayarak Ona benzemek istedi. Kâinatın en güzel renklerini, en güzel kokularını, üzerinde barındıran Peygamber Efendimiz Aleyhisselatüvesselâmı örnek ve rehber edindi kendine. Onun çocukları çok sevdiğini öğrendikten sonra daha bir başka sevdi çocukları, daha bir şefkat ve itina ile okşadı başlarını.
İşte şimdi bütünüyle hayatın tüm güzelliklerine ulaşmıştı. Özendiği ne varsa kendisine baksa bulabilirdi. Su, toprak, hava, madenler ve ruhunda açan rengârenk çiçekler… İnsan olmayı çok sevdi gönül. Kalbi sonsuz bir muhabbetle doldu. Muhabbette fani olan hayatları okudukça o da muhabbet fedaisi olmak istedi.
Gönül nur’a açtı gözlerini. Dinledi Kuran’ın sözlerini… Bir bir keşfetmeye başladı kâinatın sırlarını ve güzelliklerini. Kesretteki vahdeti gördü. Sayısız nimetler üzerindeki tevhit mührünü gördü. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle okumayı öğrendi. Kâinat kitabının her sayfası, her satırı, her kelimesi ve her harfi ayrı bir kitaba açılıyordu. Hakiki manada okumayı öğrendi. Ve gönül ilim talebeliğini seçti. Artık büyüyünce ne olacağına karar vermişti. Hakiki istikbalinin yani kabrinin ilk gecesinde münker ve nekire ancak dünyadan götürdüğü ilmiyle cevap veren bir âlim olmak istiyordu.

yazan:Mehtap YILDIRIM

25 Ocak 2008 Cuma

21 Ocak 2008 Pazartesi

gül ve diken



“Ya kırmızı gülden ayrı yaşamalı,
Yahut dikeninin acılarını hoş görmeli.”
-Sadi-
Yeryüzünde güzellikler ve çirkinlikler iç içedir. Dünyayı büyük bir bahçe olarak düşündüğümüzde bu bahçede çok güzel kokulu, renkli güller de vardır; hoş olmayan muzır diken ve bitkiler de vardır. Aynı şekilde hepimizin meftun olduğu gülleri düşündüğümüzde çok güzeldirler, çok hoş kokarlar ama dikenleri de vardır. Dikeni batacak diye de güllere duyduğumuz muhabbetten vazgeçmemişizdir. Gül yüzyıllardır muhabbet sembolü olarak kullanılır. İnsana düşen dikene değil güle nazar etmektir.
Aynı şey insanlar için de söz konusudur. Yani insan güzellikleri ve çirkinlikleri bir arada barındırabilir bir yapıya sahiptir. Çirkin olan yönlerinden dolayı o insanı tamamen gözden çıkaramayız. Onun da muhakkak içinde barındırdığı güzel huyları vardır. Sanki kendimiz dört dörtlük müyüz? Hangimiz şimdiye kadar hiç hata yapmadan yaşadığını iddia edebilir ki? Hep güzellikleri yaşamak istedik ama bilerek ya da bilmeyerek çirkinleştiğimiz, dikenlerimiz ile zarar verdiğimiz anlar olmadı mı? Ya bizi dikenleriyle kanatanlar, incitenler?
Mademki güzellik ve çirkinliklerin iç içe olduğu bir dünyadayız, bunların hepsinin olması da normaldir. Biz mümkün olduğu kadar hoşgörülü ve sabırlı olmalıyız. Hep güzel ve iyi olana çevirmeliyiz nazarlarımızı.
Biz güllerin efendisi Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselamdan öğrendik taş atanlara gül atmayı. Hem mesleği Haliliye, meşrebi hıllet olan bir Üstâdın yolundan gidiyoruz inşallah. Kendisine düşmanlık edenlere, hatta defalarca zehirleyip zindanlara atanların dahi ıslahı için dua eden, onlara acıyan bir Üstâda talebe olma arzusunda bulunuyorsak ‘en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş’ olarak tam bir muhabbet fedaisi olabilmeliyiz. Öyle ise dostlarımızın, kardeşlerimizin hoş olmayan bir ahlakını ya da tavrını gördüğümüz zaman bizim buna gücenmeye, ona sırt çevirmeye hakkımız yoktur.
Bizim vazifemiz daima güzellikleri görmek ve daima gönül kazanmaktır. Gül tohumları saçmak, gül yetiştirmek, gül dermek, gül vermektir… Bazen sıcak bir tebessüm, bazen içten bir selam, bazen kardeşâne bir kucaklaşma hemen o anda meyvesini verecek, sevgi ve muhabbet çiçeklerinin açmasına vesile olacaktır.
Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi’nin de Risale-i Nurda ifade ettiği gibi her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde dahi, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Kâinattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir, ya da neticeleri itibariyle güzeldir.
Gülden ayrı yaşayamayacağımıza göre dikenleri hoş görmeli ve bir nevi gül bahçemiz olan hayatımızı acılarla tarumar etmemeliyiz. Güzel bakmalı, güzel düşünmeli ve güzellikleri seyretmeliyiz pencerelerimizden. Güllerle ve güzelliklerle kalın…

Yazan:Mehtap YILDIRIM

15 Ocak 2008 Salı

kara gün dostu


Halk arasında zaman zaman duyduğumuz bir atasözümüz vardır. “Dost kötü günde belli olur”. Buradan anladığımız, insanın iyi ve mutlu gününde yanında bulunan çok olur. Ancak darda kaldığında, bir ihtiyacı, bir sıkıntısı olduğunda yanındaki kişi sayısı çok azdır ya da hiç yoktur. Bu yüzdendir ki “dost kötü günde belli olur” demişler.
Hangimiz iyi ve kötü günümüzde, her halde ve şartta yanımızda olacak, bize çözüm yolları önerecek, yargılamadan, soru sormadan dinleyecek, teselli, aşk ve şevk verecek bir dost istemez ki.. İsteriz istemesine de öyle biri var mı ki demeyin.
Ben böyle bir dost tanıyorum. Bu öyle bir dost ki, isteyen herkesle kişinin samimiyeti nisbetinde bir dostluk kurar. Özellikle kötü günde en büyük destek, derman, şifa kaynağı, teselli ve çare ondan gelir. Bu dostun bir özelliği de sizi pek çok hakiki arkadaş ve kardeşlerle tanıştırır. Kederli, karanlık dünyamızı bir anda küçük bir cennet hayatına çevirir.
Evet, bu çok kıymetli, aziz dost Risale-i Nurdur. Bu dostun iyi günden ziyade kötü gün dostu olduğunu geçmişteki örneklerden ve dikkat ettiysek kendi hayatımızdan da anlarız. Suçlu, kederli, ezik, asabi birçok insanın bir araya geldiği soğuk ve karanlık hapishaneleri nasıl sıcaklık ve nur ile doldurduğunu hatırlayalım. Sonra o insanları samimi bir kardeşlik bağıyla nasıl birbirlerine bağladığını. Kan davalılarını bile can ciğer kardeş eylediğini, katillere bir tahtakurusunu dahi öldürmeyecek şefkat ve masumiyet, muhabbet kazandırdığını hepimiz biliriz.
Sonra kendi hayatımızı düşündüğümüzde, en kederli anımızda en güzel ve en samimi teselliyi Risale-i Nurdan almadık mı? Biz ne zaman istesek o bizimle konuştu, sohbet etti. Aklımızdan geçenleri biliyormuş gibi bize cevaplar verdi. Çelişkiler içinde kaldığımızda, yolumuzu aydınlatacak bir nur aradığımızda imdadımıza yetişti. İçimizi yakıp kavuran kaygılarımızı sıfıra indirdi.
Kaç kez yanlış tercihlerden geri döndürdü. Aklımıza, kalbimize, nefsimize şefkat eliyle sahip çıkıp bizi tuttu.. Elimizi tuttu.. Başa sardı hayatımızı, tüm hatalarımızı yuttu.. Çok sevdi bizi. Çok kusurlu olmamıza rağmen “gel kardeşim, birlikte seninle bir seyahate çıkacağız” dedi. Bize sabırla, şefkatle her şeyi öğretti. Bize “aziz kardeşim” dedi, bize “sıddık kardeşim” dedi. Bunlar nasıl güzel hitaplar? Etrafınızda kaç arkadaşınız vardır ki size böyle en güzel hitaplarda bulunan…
Bu dostluk muhabbete adanmış bir yoldu. Kardeşlik, sevgi, barış, hoşgörü yoluydu. Kötü günleri iyi ve huzurlu günlere çeviren bu dost, her günde ve her halde en iyi arkadaş ve yoldaştı. Huzur, rahat, bereket, ferahlık, zindelik, mutluluk veren bu dostumuzla ilişkilerimizi daha samimi hale getirirsek dünyada da ahirette de kazançlı çıkarız. Zira dünyadaki dost ve ahbaplar bize ancak kabir kapısına kadar eşlik ederler.
Dünyadaki dostlarımız bizi kabrimize bırakıp gittiklerinde, o kara ve karanlık günde de Risale-i Nur sevimli ve nurlu yüzü ile karanlık perdeleri aralar, bize cennet bahçelerini seyrettirir. Onunla samimi bir dost olan hiçbir zaman, hiçbir yerde perişan kalmaz.
yazan:Mehtap Yıldırım

9 Ocak 2008 Çarşamba

her günümüz bir gülümüzdür


Bazen düşünürüm, hayatımızda geriye dönme imkânımız olsaydı ne çok şeyi değiştirebilirdik. Hatalarımızı yapmazdık ya da yapmadığımız için pişman olduğumuz şeyleri yapardık. Söylemekte geç kaldığımız cümleleri zamanında söylerdik. Ya da söyledikten sonra pişman olduğumuz sözleri hiç söylemezdik… Bazen en sevdiklerimize bilerek ya da bilmeyerek asabiyetle söylenmiş o incitici kelimeleri bir daha söyler miydik hiç?
Geç kaldığımız, kaçırdığımız fırsatları zamanında yakalardık. Sonradan pişman olup üzülmezdik. Geçmiş günlerimizi hafıza arşivimizden çıkarıp şöyle bir gözden geçirsek, kim bilir ne kadar “ keşke şunu şöyle yapsaydım, keşke bun böyle yapsaydım, keşke şunu hiç yapmasaydım” şeklinde pişmanlıklarımız olacaktır. İhlâl ettiğimiz hakların, ihmal ettiğimiz vazifelerin, telafisi için neler vermezdik ki? Geçmişi tekrar yaşama fırsatı verilseydi, hayatımızı ne kadar güzel yaşardık diye düşünürüz. Geçmişi tekrar yaşama imkanımız yok ama, bugün hâlâ elimizden çıkmadı. Geçmişten ders alarak geleceğimiz daha düzgün yaşayabiliriz.
Geçmiş zaman elimizden çıktı. Onu tekrar geri getirme imkânımız yoktur. Gelecek ise henüz gelmemiştir. Onun da ne getireceğini bilmiyoruz. Öyleyse gün bu gündür! Henüz ömrümüz devam ettiğine göre ve kredimiz bitmediğine göre geri kalan hayatımızı daha iyi bir şekilde yaşama imkânına sahibiz. Geçmişte “keşke” dediğimiz olayları şimdi bir daha yapmamak suretiyle tekrar pişmanlıklar çukuruna düşmeyebiliriz. Yapmak isteyip de kaçırdığımız fırsatları şimdi değerlendirme şansımız mevcuttur.
İşte önümüzde her gün tertemiz bembeyaz bir sayfa açılıyor. Bu sayfaya her günümüzü istediğimiz gibi yazma hakkına sahibiz. Elimize hiç kırılmamış, kullanılmamış camdan çok güzel değerler veriliyor. Dikkat edersek elimizden hiç düşürmeyiz, kırmayız, kaybetmeyiz…
Her gün yirmi dört altın değerinde yirmi dört saatimiz var. Bu zaman ileride hatırladığımızda mutluluk duyacağımız en güzel hatıraları sığdırabiliriz. Daha fazla iyilik yapabilir, daha çok insana ulaşıp kalplerde güzel bir yer edinebiliriz.
Her yeni gün yeni açmış bir gül gibidir. Bütün gün ona nasıl bakarsak öyle olur. Günümüzü soldurmayalım, günümüzün ihtiyacı olan ışığı, havayı, suyu, ilgiyi, sevgiyi ona sağlayalım. Hem sonra, nerden bilebiliriz ki o günümüzün ömrümüzün son günü olmayacağını? Nasıl ve ne üzerine vefat edersek öyle haşrolmayacak mıyız?
Öyle ise muhabbet üzerine olsun her günümüz. Daha fazla gönül kazanmak olsun işimiz gücümüz. Ömür defterlerimizi en güzel hatıralarla, amel defterlerimizi en büyük sevaplarla doldurmak olsun tüm derdimiz.
Solan güllerimizin arkasında ah çekip ağlayacağımıza, elimizde olan güllere iyi bakalım. Son âna kadar bu gülleri soldurmayalım.
yazan:Mehtap Yıldırım

8 Ocak 2008 Salı

sigara ve başörtüsü yasağı





Türkiye’de sigara içme yasağının kapsamını genişleten yasa teklifinin mecliste kabul edilmesiyle birlikte artık kamusal alana sigara giremeyecek. Ayrıca özel kişilere ait kapalı mekânlarda, okullarda, dershanelerde, taksiler de dâhil olmak üzere tüm taşıma araçlarında sigara içilmeyecek.
Bu yasak gayet çağdaş, insan sağlığına ve toplum huzuruna yararlı bir gelişmedir. İnsana zararlı olan bir eylemin yasaklanması, insanı koruma amacına yönelik olduğu için saygı ile karşılanır. Keşke bütün yasaklar böyle zararlı maddelerin toplumdan uzaklaştırılmasına yönelik olsaydı. Zaten bu yasayı bir “yasak” yasası olarak değil, “sağlığı koruma” yasası olarak kabul etmek gerekir.
Yıllardır zararlı bir madde gibi görülen ve kamusal alana alınmayan bir madde daha var: “Başörtüsü”! Oysaki bu kumaş parçasının insan sağlığını tehdit eden bir özelliği yoktu. Hatta soğuk ve sıcaktan koruyan, bilimsel olarak faydaları tespit edilmiş gayet yararlı bir maddeydi. Hiç kimseye de en ufak bir zararı yoktu. Zehirlemezdi, öldürmezdi… Her hangi bir hastalık taşımazdı.
Buna rağmen başörtüsü sanki bir vebalı gibi toplum hayatından uzaklaştırılmaya çalışıldı. Gençleri zehirleyen, başarıyı engelleyen, asayişe zarar veren, cinayetlere kadar giden sonuçlar doğuran içki, uyuşturucu, sigara gibi kötü alışkanlara gösterilen tolerans, başörtüsüne gösterilmedi. Lise önlerinde uyuşturucu pazarlığı yapılırken bundan hiç rahatsız olmayanlar, okulun önünde bir başörtülünün geçmesinden bile rahatsız oldular.
“Yasak” kelimesi elbette hoş olmayan bir kelimedir. Bazı yasaklar zorunlu olsa da, insan fıtratı yasaklara karşı bir direnç gösterir. Zararlı alışkanların yasaklanması da bazıları tarafından tepki ile karşılanabilir. Bazı mekânlarda sigara içme yasağı getiren yasayı bir “yasaklama” olarak görmek mümkün değildir. Bu insan sağlığını ve toplumun geleceğini koruma yasasıdır. Durum böyle olduğu halde, yasakçı zihniyetin başörtüsüne atıfta bulunarak “ bütün yasaklara karşıyım diyen yeni YÖK başkanı bakalım sigara yasağına ne diyecek” şeklinde bir beklenti içine girmesi, hiç de etik bir yaklaşım değildir. Sigaranın zararlarını zır cahiller bile kabul ederken, dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bizimkinden daha kapsamlı koruma kanunları varken, sigara ile başörtüsünü kıyaslamak cehalet ötesi bir anlayıştır.
Kişiye ve topluma zararlı olan maddelerin üretilmesi ve tüketilmesinin yasaklanması, insanı koruma amaçlı olduğu için anlayışla karşılanır. Hatta bunlarla mücadele etmek devletin bir görevidir. Bunun için devlet bütçesinden yeteri kadar pay ayrılıp, harcamalar da yapılabilir. Nitekim insanları sigara ve madde bağımlılığından korumak için sağlık kurumları açılıyor ve devlet eliyle bu tür bağımlılara yardım sağlanıyor. Ama başörtüsü gibi bir kıyafetin, üstelik inanç gereği yerine getirilen bir tesettür emrinin yasaklanması, fert ve toplum için ne gibi bir fayda sağlıyor acaba? Veya başörtüsü yasağı, insanı ve toplumu hangi tehlikeden koruyor ki, bu yasak bu kadar titizlikle korunuyor?
Bu soruların makul ve mantıklı bir cevabı yoktur. Zaten bunun için de yasalarda başörtüyü yasaklayan bir madde bulunmuyor. Ülkemizin bu mantıksız yasakları daha fazla taşıyamayacağını ve en kısa zamanda bu haksızlığın ortadan kaldırılacağını ümit ediyoruz.
yazan:Mehtap Yıldırım

7 Ocak 2008 Pazartesi

3 Ocak 2008 Perşembe

2007'ye damgasını vuran harekat


2007’nin son aylarında terör olaylarının artış göstermesi büyük bir öfkeye neden oldu. Özellikle Dağlıca saldırısından sonra 13 askerimizin şehit edilmesi milletçe hepimizin sabrını taşırdı. Çeşitli çevreler bu olaylara en şiddetli şekilde karşılık verilmesi için hükümete ve askere baskı yapmaya başladılar. Bunun için de sınır ötesi bir harekâtın şart olduğunu vurguladılar. Fakat askerimizin sınır ötesinde bir harekât yapması için TBMM’ den yetki alması gerekiyordu. Önceleri hükümet böyle bir harekâtın şart olmadığını düşünerek ayak sürümeye başladı. Ancak askerimize yönelik saldırıların devam etmesi ve şehit cenazelerinin arka arkaya gelmesi bu adımın atılmasını zorunlu kıldı. Nihayet meclisimiz büyük bir çoğunlukla TSK ‘ya sınır ötesi bir hareket için yetki verdi.
Irakla olan tarihi ilişkimiz ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasî gerginlik Türk askerinin Kuzey Irak’a girmesini riskli hale getiriyordu. Askerî harekâtın sonunu kestirmek mümkün değildi. Türkiye aceleci ve iyi hesap edilmemiş bir harekât sonucu yeni bir bataklığa çekilebilirdi. Onun için dış dünyanın da desteğini almak haklılığımızı dünyaya iyi anlatmak gerekiyordu. Muhalefetin kışkırtmaları hükümeti her ne kadar acele bir harekâta zorlasa da makul ve mantıklı düşünce galip geldi. Ortadoğu’da Amerika’nın onayını almadan yapılacak bir askeri harekât faydadan çok zarar getirebilirdi. Bir taraftan Türk devletinin bu konudaki kararlılığı tekrar edilirken diğer taraftan da Erdoğan/Bush görüşmesinin sonuçları beklendi. İki lider arasında nasıl bir mutabakat sağlandığı tam olarak bilinmese de Türkiye’nin kararlılığı karşısında Amerika da elini taşın altına sokmak zorunda kaldı. “Etkin İstihbarat” ve ya “Sıcak İstihbarat” adı altında Kuzey Iraktaki PKK hareketliliğini Türkiye ye anında bildirmesi için anlaşmaya varılmıştı.
TBMM’den alınan tezkere ve Amerika’nın sağlayacağı sıcak istihbarat TSK’nin işini kolaylaştırıyordu. Nihayet 16 Aralık gecesi Türk uçakları Kuzey Irakta PKK’ya karşı geniş çaplı bir harekâta girişti. Kimsenin beklemediği bir anda, beklemediği bir şiddette ve büyük bir başarı ile icra edilen bu harekât yurt içinde ve yurt dışında büyük yankı uyandırdı. Bir taraftan Türk devletinin kararlılığı dünyaya gösterilirken diğer taraftan da TSK’nin her şart altındaki savaş kabiliyeti ispatlanmış oldu. Yurt içinde büyük bir çoğunluk bu harekâtın gerekliliğini kabul ederken PKK yandaşları şiddetle karşı çıktılar. Bir de PKK’ya karşı olmakla birlikte Kuzey Iraktaki sivillere zarar gelir endişesi taşıyan düşüncelere sahip insanlar da vardı. Bazıları da harekâtın maliyetinin yüksek olduğunu hesap ederek karşı çıkıyorlardı. Ama bir hükümet üyesinin dediği gibi “ Vatan savunması söz konusu ise gerisi teferruattır”.
IRAK BİZE NE KADAR IRAK?
Uçaklarımızın Kuzey Irak’ı şiddetli bir bombardımana tutması benim dünyamda karmaşık düşüncelere neden oldu. Bu topraklar bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun bir eyaletiydi. Oradaki insanlar bizim hem vatandaşımız, hem din kardeşimizdi. Yüzyıllar boyunca barış ve huzur içinde birlikte yaşamıştık.
Irak deyince Bağdat, Basra, Musul, Süleymaniye gibi ilim ve irfan yuvaları aklımıza geliyor. Üstadımızın “Üstadım” dediği Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin mezarı Bağdatta bulunmaktadır. Divan şiirinin en büyük temsilcisi olan büyük Türk şairi Fuzuli’nin mezarı da Kerbelâ’da bulunmaktadır. Yani Irak ile aramızda çok yakın tarihi, kültürel ve dini bağlarımız vardır. Irak bize hiç de ırak değildir. Oraya düşen her bomba aslında bizi de yaralamaktadır. Ne var ki, bu mukaddes mekânlar bu gün işgalcilerin çizmeleri altında çiğnenmektedir. Oradaki sosyal çözülme ve başıbozukluk oraların bir terör yuvası olmasına sebep olmuştur. Bu boşluktan istifade eden PKK da Kuzey Irak’a yerleşmiş, bazı işbirlikçilerle birlikte Türkiye ye karşı düşmanca bir tutum sergilemektedir. Bu yüzden hiç olmaması gereken bu askeri harekât zorunlu hale gelmiştir.
SONUÇ
Bu gün ülkemizde bu harekâtın sonuçlarını çeşitli açılardan değerlendirenler mevcuttur. Kimisi kuru bir milliyetçilik ve hamaset duygularıyla hareket ederek Kuzey Irak’ın tamamen işgal edilmesine hatta taş üstünde taş bırakılmamasını isterken bazıları da silahsız çözüm için yollar aranmasını arzu etmektedir. Bazı art niyetliler ve fitne odakları ise PKK gibi bir eşkıya sürüsünü masum göstererek bu harekâta karşı çıkmaktadır. Kürt halkının ezildiğini, horlandığını ve dışlandığını ileri sürerek PKK cinayetlerine haklılık kazandırmak isteyen terör yandaşları da vardır. Bu konuda devletten kaynaklanan bir takım yanlışlar ve haksızlıklar olduğu bir gerçektir. Ama bu haksızlıktan dolayı mağdur olanlar sadece Kürtler değildir. Türk insanı da geçmişte çok büyük acılar yaşadı. Buna rağmen isyan edip devleti ortadan kaldırmaya çalışmadı. Bu bir çözüm yolu değildir. Müspet hareket tarzıyla mücadele ederek yanlışları düzeltmek, haksızlıkları önlemek varken, şiddete başvurup kan dökmek, fitne çıkarmak, din ve devlet düşmanlarının yapacağı davranış biçimidir.
Üstelik bizi birbirimize bağlayan çok kuvvetli ve nurâni bağlar varken birkaç zayıf ihtilaf noktalarını öne çıkartarak ayrımcılık yapmak bize yakışmaz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi “Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.” Bu kadar ortak bağlarımız varken bunları görmeyip ayrılığa düşmek akıl kârı değildir. Müslümanların ortak paydası etnik kökenleri, dilleri ve renkleri değil, kalplerindeki iman ve takvadır. Uhuvvet ve kardeşlik duygularıdır. Bu duygular dumûra uğratıldığı için bu gün böyle sıkıntılar yaşıyoruz.
Jetlerimizin terör yuvalarına yaptığı başarılı harekât ve silahlı kuvvetlerimizin gösterdiği üstün başarı 2007 yılının önemli bir olayı olarak tarihe geçmiş oldu. 2008 yılı için ise temennimiz; demokrasi ve barışın hakim olduğu, etnik köken, inanç, düşünce farkı gözetmeksizin halkın hakkının gözetildiği, hak ve özgürlüklerin yaşandığı, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma yolunda sağcısı, solcusu, puşilisi, başörtülüsü, kulağı küpelisi, takkelisi.. hep beraber yürüdüğümüz huzur dolu bir yıl olmasıdır.

yazan: Mehtap Yıldırım