30 Aralık 2007 Pazar


değer paradoksu

Bir gün iktisat hocamız “değer paradoksu”nu anlatmak için derse bir soruyla giriş yapmıştı. Şöyle ki; su insan yaşamı için çok önemli ve faydalı bir mal olmasına rağmen nasıl oluyor da insan yaşamı için son derece önemsiz olan elmastan çok daha ucuzdur?
Sınıftaki uzun tartışmalar neticesinde hocamız konuyu bazı ünlü iktisatçıların görüşleriyle noktalamıştı. Ben dersin sonuna kadar sessiz kalmayı tercih etmiştim. Bana göre bu ders eksik ve yarım kalmıştı. O anda söylemek isteyip de söyleyemediklerimi bu gün söylemek istiyorum.
Allah bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyleri çoklukla ve kolay temin edebileceğimiz şekilde yaratmış. Hava, su, ekmek gibi. Ya tam tersi olsaydı o zaman ne yapardık acaba? Yani su elmas kadar kıt olsaydı, suyu elde etmek için belki de değerli eşyalarımızı satıp su alırdık. Hayatta kalabilmek için neyimiz varsa suya yatırım yapardık, evimizin bir köşesine su stok ederdik vs..
Bu konuyu iktisat bilimi “doğadaki arz-talep dengesi” olarak açıklamakla yetiniyor. Peki doğanın bu dengeyi sağlayacak aklı, şuuru mu var ki, insanların neye ne kadar ihtiyaç duyduğunu bilebilsin? Demek ki kainattaki her şey insanın ihtiyaçlarını karşılamak için seferber edilmiş. Bediüzzaman Said Nursi kainatı iç içe dairelerden ibaret görür. En dışta hayat vardır ki, alemin tüm mevcudatı hayata hizmet eder. Hayatın içinde de insaniyet alemi yer alır. Bütün mevcudat da insana hizmet etmekle insanın varlığının devamına çalışmaktadırlar. İnsaniyet dairesi içinde de rızık yer alır. Hayatın devamı rızık iledir.
Son zamanlarda bilimin ortaya attığı ve sık sık basında yer alan bir konu da “eyvah kaynaklar tükeniyor”. Bazı bilim adamlarının görüşüne göre çok yakın bir zamana kadar dünyanın sahip olduğu rezervlerini sıfırlayacağından bahsediliyor. Bu da insan hayatının sonu, yani kıyamet olarak düşünülüyor. Elbette ki, insanın yaşlanması ve ortaya çıkan hastalıkları ölümünün habercisi ise, dünyanın da yaşlanması ve ortaya çeşitli hastalıklarının çıkması normaldir. Ekolojik dengenin bozulması, suların ısınması, bir çok canlı neslinin tükenmesi, nehirlerin kuruması gibi sebepler de dünyanın hastalıklarıdır. Dünya da insan gibi ölecektir. Öyle ise şimdiden boşuna “ya aç kalırsak, ya kaynaklar tükenirse, ya başımıza bir felaket gelirse” gibi endişelere kapılmaya gerek yoktur. Hayatı veren Allah, biz hayatta kaldığımız sürece rızkı da verecektir.
Kainatta sürekli bir yenilenme, temizlenme olduğu için bugüne kadar dünyamız ve canlıların hayatı devam etti ve etmektedir. Tıpkı vücudumuzdaki hücrelerin sürekli yenilenmesi ve hayatta kalmamız gibi. Dağların altı yüzyıllardır gaibden gelen sular dolup boşaldı, madenler onca kullanılmasına rağmen bitmedi, tükenmedi. Kaynaklar azalmadan devam ederken kimsenin sesi çıkmıyordu. Ancak azalmaya başlayınca “küresel denge bozuluyor” diye hemen itiraz etmeye başladı insanoğlu. O dengeyi sağlayan kimdi?, kaynakları durmadan gaibden gönderen, yenileyen, tazeleyen, unutmayan, şaşırmayan, karıştırmayan kimdi? Diye sormadı bir gün. Demek ki her şeye hükmü geçen, her şeyin üzerinde bir güç var ki, dilerse bu dengeyi bozar, dilerse devam ettirir. Kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarruf eder. Öyle ise bizim hakkımız şekva değil şükürdür. Biz “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip kendi işimize bakmalıyız. Allaha karşı kulluk vazifemizi yerine getirip bol bol şükretmeliyiz.
Tekrar su ve elmas örneğine dönecek olursak; biz kendi kendimizi idare etmeye muktedir değiliz, bir bardak suyu dahi bulamasaydık acaba ne yapardık? Elimizde milyarlar değerinde elmas olsa, fakat susuz kalsak ve birisi “sana bir bardak su vereceğim o hazineyi bana vermen şartıyla” dese hiç tereddütsüz verirdik. Cenab-ı Allahın bize verdiği sayısız nimetlerinden sadece birinin dahi bedelini hiçbir şekilde ödeyemeyiz. Verdiği bütün nimetlere bir kez daha şükürler olsun..
Prof. Dr. sayın hocamızın “değer paradoksu” konusu bana çok şey anlatmış ve öğretmişti. Bediüzzaman’ın bir zamanlar yanına gelen ve “bize Halıkımızı tanıttır, öğretmenlerimiz Allahdan bahsetmiyor” diyen lise talebelerine verdiği cevap, bu gün 21. yüzyılın öğrencilerine de hitap ediyordu: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.”

Mehtap YILDIRIM