
2007’nin son aylarında terör olaylarının artış göstermesi büyük bir öfkeye neden oldu. Özellikle Dağlıca saldırısından sonra 13 askerimizin şehit edilmesi milletçe hepimizin sabrını taşırdı. Çeşitli çevreler bu olaylara en şiddetli şekilde karşılık verilmesi için hükümete ve askere baskı yapmaya başladılar. Bunun için de sınır ötesi bir harekâtın şart olduğunu vurguladılar. Fakat askerimizin sınır ötesinde bir harekât yapması için TBMM’ den yetki alması gerekiyordu. Önceleri hükümet böyle bir harekâtın şart olmadığını düşünerek ayak sürümeye başladı. Ancak askerimize yönelik saldırıların devam etmesi ve şehit cenazelerinin arka arkaya gelmesi bu adımın atılmasını zorunlu kıldı. Nihayet meclisimiz büyük bir çoğunlukla TSK ‘ya sınır ötesi bir hareket için yetki verdi.
Irakla olan tarihi ilişkimiz ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasî gerginlik Türk askerinin Kuzey Irak’a girmesini riskli hale getiriyordu. Askerî harekâtın sonunu kestirmek mümkün değildi. Türkiye aceleci ve iyi hesap edilmemiş bir harekât sonucu yeni bir bataklığa çekilebilirdi. Onun için dış dünyanın da desteğini almak haklılığımızı dünyaya iyi anlatmak gerekiyordu. Muhalefetin kışkırtmaları hükümeti her ne kadar acele bir harekâta zorlasa da makul ve mantıklı düşünce galip geldi. Ortadoğu’da Amerika’nın onayını almadan yapılacak bir askeri harekât faydadan çok zarar getirebilirdi. Bir taraftan Türk devletinin bu konudaki kararlılığı tekrar edilirken diğer taraftan da Erdoğan/Bush görüşmesinin sonuçları beklendi. İki lider arasında nasıl bir mutabakat sağlandığı tam olarak bilinmese de Türkiye’nin kararlılığı karşısında Amerika da elini taşın altına sokmak zorunda kaldı. “Etkin İstihbarat” ve ya “Sıcak İstihbarat” adı altında Kuzey Iraktaki PKK hareketliliğini Türkiye ye anında bildirmesi için anlaşmaya varılmıştı.
TBMM’den alınan tezkere ve Amerika’nın sağlayacağı sıcak istihbarat TSK’nin işini kolaylaştırıyordu. Nihayet 16 Aralık gecesi Türk uçakları Kuzey Irakta PKK’ya karşı geniş çaplı bir harekâta girişti. Kimsenin beklemediği bir anda, beklemediği bir şiddette ve büyük bir başarı ile icra edilen bu harekât yurt içinde ve yurt dışında büyük yankı uyandırdı. Bir taraftan Türk devletinin kararlılığı dünyaya gösterilirken diğer taraftan da TSK’nin her şart altındaki savaş kabiliyeti ispatlanmış oldu. Yurt içinde büyük bir çoğunluk bu harekâtın gerekliliğini kabul ederken PKK yandaşları şiddetle karşı çıktılar. Bir de PKK’ya karşı olmakla birlikte Kuzey Iraktaki sivillere zarar gelir endişesi taşıyan düşüncelere sahip insanlar da vardı. Bazıları da harekâtın maliyetinin yüksek olduğunu hesap ederek karşı çıkıyorlardı. Ama bir hükümet üyesinin dediği gibi “ Vatan savunması söz konusu ise gerisi teferruattır”.
IRAK BİZE NE KADAR IRAK?
Uçaklarımızın Kuzey Irak’ı şiddetli bir bombardımana tutması benim dünyamda karmaşık düşüncelere neden oldu. Bu topraklar bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun bir eyaletiydi. Oradaki insanlar bizim hem vatandaşımız, hem din kardeşimizdi. Yüzyıllar boyunca barış ve huzur içinde birlikte yaşamıştık.
Irak deyince Bağdat, Basra, Musul, Süleymaniye gibi ilim ve irfan yuvaları aklımıza geliyor. Üstadımızın “Üstadım” dediği Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin mezarı Bağdatta bulunmaktadır. Divan şiirinin en büyük temsilcisi olan büyük Türk şairi Fuzuli’nin mezarı da Kerbelâ’da bulunmaktadır. Yani Irak ile aramızda çok yakın tarihi, kültürel ve dini bağlarımız vardır. Irak bize hiç de ırak değildir. Oraya düşen her bomba aslında bizi de yaralamaktadır. Ne var ki, bu mukaddes mekânlar bu gün işgalcilerin çizmeleri altında çiğnenmektedir. Oradaki sosyal çözülme ve başıbozukluk oraların bir terör yuvası olmasına sebep olmuştur. Bu boşluktan istifade eden PKK da Kuzey Irak’a yerleşmiş, bazı işbirlikçilerle birlikte Türkiye ye karşı düşmanca bir tutum sergilemektedir. Bu yüzden hiç olmaması gereken bu askeri harekât zorunlu hale gelmiştir.
SONUÇ
Bu gün ülkemizde bu harekâtın sonuçlarını çeşitli açılardan değerlendirenler mevcuttur. Kimisi kuru bir milliyetçilik ve hamaset duygularıyla hareket ederek Kuzey Irak’ın tamamen işgal edilmesine hatta taş üstünde taş bırakılmamasını isterken bazıları da silahsız çözüm için yollar aranmasını arzu etmektedir. Bazı art niyetliler ve fitne odakları ise PKK gibi bir eşkıya sürüsünü masum göstererek bu harekâta karşı çıkmaktadır. Kürt halkının ezildiğini, horlandığını ve dışlandığını ileri sürerek PKK cinayetlerine haklılık kazandırmak isteyen terör yandaşları da vardır. Bu konuda devletten kaynaklanan bir takım yanlışlar ve haksızlıklar olduğu bir gerçektir. Ama bu haksızlıktan dolayı mağdur olanlar sadece Kürtler değildir. Türk insanı da geçmişte çok büyük acılar yaşadı. Buna rağmen isyan edip devleti ortadan kaldırmaya çalışmadı. Bu bir çözüm yolu değildir. Müspet hareket tarzıyla mücadele ederek yanlışları düzeltmek, haksızlıkları önlemek varken, şiddete başvurup kan dökmek, fitne çıkarmak, din ve devlet düşmanlarının yapacağı davranış biçimidir.
Üstelik bizi birbirimize bağlayan çok kuvvetli ve nurâni bağlar varken birkaç zayıf ihtilaf noktalarını öne çıkartarak ayrımcılık yapmak bize yakışmaz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi “Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.” Bu kadar ortak bağlarımız varken bunları görmeyip ayrılığa düşmek akıl kârı değildir. Müslümanların ortak paydası etnik kökenleri, dilleri ve renkleri değil, kalplerindeki iman ve takvadır. Uhuvvet ve kardeşlik duygularıdır. Bu duygular dumûra uğratıldığı için bu gün böyle sıkıntılar yaşıyoruz.
Jetlerimizin terör yuvalarına yaptığı başarılı harekât ve silahlı kuvvetlerimizin gösterdiği üstün başarı 2007 yılının önemli bir olayı olarak tarihe geçmiş oldu. 2008 yılı için ise temennimiz; demokrasi ve barışın hakim olduğu, etnik köken, inanç, düşünce farkı gözetmeksizin halkın hakkının gözetildiği, hak ve özgürlüklerin yaşandığı, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma yolunda sağcısı, solcusu, puşilisi, başörtülüsü, kulağı küpelisi, takkelisi.. hep beraber yürüdüğümüz huzur dolu bir yıl olmasıdır.
yazan: Mehtap Yıldırım
Irakla olan tarihi ilişkimiz ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasî gerginlik Türk askerinin Kuzey Irak’a girmesini riskli hale getiriyordu. Askerî harekâtın sonunu kestirmek mümkün değildi. Türkiye aceleci ve iyi hesap edilmemiş bir harekât sonucu yeni bir bataklığa çekilebilirdi. Onun için dış dünyanın da desteğini almak haklılığımızı dünyaya iyi anlatmak gerekiyordu. Muhalefetin kışkırtmaları hükümeti her ne kadar acele bir harekâta zorlasa da makul ve mantıklı düşünce galip geldi. Ortadoğu’da Amerika’nın onayını almadan yapılacak bir askeri harekât faydadan çok zarar getirebilirdi. Bir taraftan Türk devletinin bu konudaki kararlılığı tekrar edilirken diğer taraftan da Erdoğan/Bush görüşmesinin sonuçları beklendi. İki lider arasında nasıl bir mutabakat sağlandığı tam olarak bilinmese de Türkiye’nin kararlılığı karşısında Amerika da elini taşın altına sokmak zorunda kaldı. “Etkin İstihbarat” ve ya “Sıcak İstihbarat” adı altında Kuzey Iraktaki PKK hareketliliğini Türkiye ye anında bildirmesi için anlaşmaya varılmıştı.
TBMM’den alınan tezkere ve Amerika’nın sağlayacağı sıcak istihbarat TSK’nin işini kolaylaştırıyordu. Nihayet 16 Aralık gecesi Türk uçakları Kuzey Irakta PKK’ya karşı geniş çaplı bir harekâta girişti. Kimsenin beklemediği bir anda, beklemediği bir şiddette ve büyük bir başarı ile icra edilen bu harekât yurt içinde ve yurt dışında büyük yankı uyandırdı. Bir taraftan Türk devletinin kararlılığı dünyaya gösterilirken diğer taraftan da TSK’nin her şart altındaki savaş kabiliyeti ispatlanmış oldu. Yurt içinde büyük bir çoğunluk bu harekâtın gerekliliğini kabul ederken PKK yandaşları şiddetle karşı çıktılar. Bir de PKK’ya karşı olmakla birlikte Kuzey Iraktaki sivillere zarar gelir endişesi taşıyan düşüncelere sahip insanlar da vardı. Bazıları da harekâtın maliyetinin yüksek olduğunu hesap ederek karşı çıkıyorlardı. Ama bir hükümet üyesinin dediği gibi “ Vatan savunması söz konusu ise gerisi teferruattır”.
IRAK BİZE NE KADAR IRAK?
Uçaklarımızın Kuzey Irak’ı şiddetli bir bombardımana tutması benim dünyamda karmaşık düşüncelere neden oldu. Bu topraklar bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun bir eyaletiydi. Oradaki insanlar bizim hem vatandaşımız, hem din kardeşimizdi. Yüzyıllar boyunca barış ve huzur içinde birlikte yaşamıştık.
Irak deyince Bağdat, Basra, Musul, Süleymaniye gibi ilim ve irfan yuvaları aklımıza geliyor. Üstadımızın “Üstadım” dediği Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin mezarı Bağdatta bulunmaktadır. Divan şiirinin en büyük temsilcisi olan büyük Türk şairi Fuzuli’nin mezarı da Kerbelâ’da bulunmaktadır. Yani Irak ile aramızda çok yakın tarihi, kültürel ve dini bağlarımız vardır. Irak bize hiç de ırak değildir. Oraya düşen her bomba aslında bizi de yaralamaktadır. Ne var ki, bu mukaddes mekânlar bu gün işgalcilerin çizmeleri altında çiğnenmektedir. Oradaki sosyal çözülme ve başıbozukluk oraların bir terör yuvası olmasına sebep olmuştur. Bu boşluktan istifade eden PKK da Kuzey Irak’a yerleşmiş, bazı işbirlikçilerle birlikte Türkiye ye karşı düşmanca bir tutum sergilemektedir. Bu yüzden hiç olmaması gereken bu askeri harekât zorunlu hale gelmiştir.
SONUÇ
Bu gün ülkemizde bu harekâtın sonuçlarını çeşitli açılardan değerlendirenler mevcuttur. Kimisi kuru bir milliyetçilik ve hamaset duygularıyla hareket ederek Kuzey Irak’ın tamamen işgal edilmesine hatta taş üstünde taş bırakılmamasını isterken bazıları da silahsız çözüm için yollar aranmasını arzu etmektedir. Bazı art niyetliler ve fitne odakları ise PKK gibi bir eşkıya sürüsünü masum göstererek bu harekâta karşı çıkmaktadır. Kürt halkının ezildiğini, horlandığını ve dışlandığını ileri sürerek PKK cinayetlerine haklılık kazandırmak isteyen terör yandaşları da vardır. Bu konuda devletten kaynaklanan bir takım yanlışlar ve haksızlıklar olduğu bir gerçektir. Ama bu haksızlıktan dolayı mağdur olanlar sadece Kürtler değildir. Türk insanı da geçmişte çok büyük acılar yaşadı. Buna rağmen isyan edip devleti ortadan kaldırmaya çalışmadı. Bu bir çözüm yolu değildir. Müspet hareket tarzıyla mücadele ederek yanlışları düzeltmek, haksızlıkları önlemek varken, şiddete başvurup kan dökmek, fitne çıkarmak, din ve devlet düşmanlarının yapacağı davranış biçimidir.
Üstelik bizi birbirimize bağlayan çok kuvvetli ve nurâni bağlar varken birkaç zayıf ihtilaf noktalarını öne çıkartarak ayrımcılık yapmak bize yakışmaz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi “Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.” Bu kadar ortak bağlarımız varken bunları görmeyip ayrılığa düşmek akıl kârı değildir. Müslümanların ortak paydası etnik kökenleri, dilleri ve renkleri değil, kalplerindeki iman ve takvadır. Uhuvvet ve kardeşlik duygularıdır. Bu duygular dumûra uğratıldığı için bu gün böyle sıkıntılar yaşıyoruz.
Jetlerimizin terör yuvalarına yaptığı başarılı harekât ve silahlı kuvvetlerimizin gösterdiği üstün başarı 2007 yılının önemli bir olayı olarak tarihe geçmiş oldu. 2008 yılı için ise temennimiz; demokrasi ve barışın hakim olduğu, etnik köken, inanç, düşünce farkı gözetmeksizin halkın hakkının gözetildiği, hak ve özgürlüklerin yaşandığı, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma yolunda sağcısı, solcusu, puşilisi, başörtülüsü, kulağı küpelisi, takkelisi.. hep beraber yürüdüğümüz huzur dolu bir yıl olmasıdır.
yazan: Mehtap Yıldırım

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder