
İnsan olmanın sorumluluğu ve hayatın yükü karşısında ne kadar güçlü olmaya çalışsak da, kaç yaşında olursak olalım bir çocuk gibiyiz aslında. Her yaşta isteklerimiz var, hayallerimiz var. Oyuncağı elinden alındığında ağlayan çocuk misâli, kaybettiğimizde dünyaların başımıza yıkıldığı, bizim için önem arz eden dünyaya ait bağlarımız var. Halbuki bir gün bu dünyadan gideceğimizi ve dünyanın da bir gün bir kıyameti olacağını düşündüğümüzde durumumuz oyuncağı için ağlayan çocuktan farksız değil.
Bu kâinat içinde küçük nazlı bir çocuk gibi olmamızdandır ki, her şey bizim için yaratılmış, bizlere musahhar olmuş. Kâinat içindeki her şey biz insanların ihtiyaçlarını karşılamak için seferber olmuş, bir vazifeli memur gibi çalışıyorlar. Gördüğümüz bu yardımlar olmasa hayatımızı devam ettirmeye bir kuş ya da böcek kadar dahi muktedir olamayacağımız bir gerçek. Öyleyse, yaşıyorsak ve elde ettiğimiz ne varsa kendi iktidarımızla kazandığımızı ve hayatımızı kendi ilmimizle, gücümüzle devam ettirdiğimizi iddia edemeyiz. Demek ki acizliğimizde öyle bir kuvvet var ki tüm mevcudâtı etrafımızda döndürüyor. Yani bir çocuğun bir şey istemesiyle tüm ailenin çocuğun bu isteğini yerine getirmek için etrafında pervane olması gibi.
Evet, bir çocuktur insan... Bazen hâl diliyle anlatır isteklerini. Hüzünlü duruşuyla veya kalbinden gelip gözlerinden taşan damlalarla anlatır. Ya da bir çift minare misali iki avucunu semaya kaldırıp kelimelere döker isteklerini. Bilir ki onu duyan, hâlini bilen ve her arzusuna cevap veren biri var. Yani duâ etmekten, istemekten vazgeçmemeli insan. Ve kavuştuğu ve kavuşamadığı her isteği için, her haline şükretmeli insan. Çünkü biliyoruz ki, her duâmıza cevap veriliyor.
Ömrümüz, içimizdeki o hiç büyümeyen çocuğu avutmakla geçer. Renkli şekerlemelerin tadı kalır dillerde. Siyah beyaz fotoğraflardaki çocuk yüzlerde aranır masumiyet.. Hangi insana sorsan halini, bin ah işitirsin kalbinin derinliğinden gelen. Artık ne tahta beşik, ne çıngırak avutmaz, uyutmaz onu. Yürümeye başladığında düştüğü ve dizinin yara bere içinde kaldığı günleri de çoktan unutmuştur. Kanardı, ağlardı, annesi bir mendil ya da yazmasıyla sarardı. Çok geçmez önce kabuk bağlar sonra da izi bile kalmazdı. Şimdi her biri kalbinde bin bir yara açan dertlerini kimler sarsın? Çocuk ruhu tüm bunlara nasıl dayansın?
Merhamete, şefkate, muhabbete muhtaçtır insan. Bütün bunlara lâyıktır da.. Severse fazlasıyla sevilir. Merhamet ederse, misliyle ona da merhamet edilir. Her şey onun isteklerine göre verilir. Kundaktan kefene, beşikten mezara doğru giden yolculuğunda, dalından düşen meyvenin toprakta yeniden hayat bulması gibi, kalbindeki iman çekirdeğinin kabiliyetine göre yeşerir, sümbüllenir.
İçimizdeki çocuğu iyi yetiştirmek ve ona ebedî bir hayat kazandırmak için daima bir eğitimci gibi olmalıyız. Onu yönlendirmeli, ona sürekli güzel şeyler öğretmeliyiz. Kendimizi sevmeli, kendimizle yakından ilgilenmeliyiz. Unutmamalıyız ki, içimizdeki çocuğun bize ihtiyacı var.
yazan:Mehtap YILDIRIM

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder