15 Aralık 2007 Cumartesi

gelen yolcu, giden yolcu



Ruhlar âleminden dünyaya, dünyadan berzaha, berzahtan da ahirete uzanan yolculuğumuzun şu anda dünya durağındayız. Gelen gidiyor, giden gelmiyordu. Bu muhakkak, ama yolcuların tutum ve davranışlarından ebedî kalacaklarmış gibi bir rahatlık görülüyordu. Kimileri yol üzerinde kurulmuş büyük alış veriş merkezlerine dalmışlar, çılgınlar gibi alış veriş yapıyor; kimileri kısa bir süre konaklayacağı bir yer için barınacak makul ve mütevazî yerler dururken, ihtişamlı, süslü konaklara yatırımlar yapıyorlardı.
Yaramaz çocuklar etrafta koşuşturarak ne görürlerse istiyorlar, anne ve babalarını peşlerinden sürüklüyorlardı. Zaten ortam büyük küçük her yaşta insanı cezp etmek ve yolcu olduklarını unutturmak için hazırdı. Etraftan dünyaya dâvetiye çıkaran müzik sesleri yükseliyor, durmadan insanların vakitlerini boşa harcayacakları eğlence merkezleri kuruluyordu. Beyinler uyuşturuluyor, asıl gaye unutturuluyordu.
Zamanlar tükeniyor, zamanlar tüketiliyordu. “Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibaret” değil miydi zaten? Oyalanıyor ya da oyalandırılıyorduk farkında olmadan. Aslında zamanımızın azaldığının farkında olabilmemiz için bize durmadan hatırlatmalar da yapılıyordu. Sanki bir saatin saat başı çalarak zamandan haber vermesi gibi her gün güneşin doğuşu ve batışı bize bu hayatın da bir sonu olacağından haber veriyordu. Ya da mevsimlerin gözümüz önünde geçip gidişi, gençlik baharının da bir kışı olacağını söylüyordu. Saçlara düşen aklar ve yüzlerde beliren çizgiler de “Hazırlan, az kaldı gideceksin” diyordu. Ama insan hep aldandı. Hep gafil avlandı. Yol üzerinde gördüğü muzır meyveleri yemeye daldı. Çok geçmedi hem karın ağrısından kıvrandı, hem de ebedî hayatına lâzım olacak şeyleri tedarik etmesi için verilen zamanı heba oldu.
Durakta gözlenen bütün bu kargaşa, bu vurdumduymazlık değil yalnız hassas kalpleri; nebâtâtı, hayvanları, toprağı ve suyu dahi hüzne boğmuştu. Kimini hiddetlendirmiş, kimini acındırmış, kimini de küstürmüştü. Böyle hazin ve karanlık bir anda nurdan bir ışık yığınının hızla yaklaştığı görüldü. En önde nurânî bir sima ve sonrasında onu takip eden başka nurânî siluetler belirdi. Bunlar yolcu olduklarının bilincinde, etraflarına ilim, irfan saçan güneş yüzlü insanlardı. Girdikleri ortamı aydınlatıyorlardı. Yol üzerinde kurulmuş dünyevî tezgâhlarda satılan fani ve muzır şeylere tenezzül etmiyorlardı. Onlar mescitleri dolduruyor, zikrediyor, tefekkür ediyor, şükrediyorlardı. Onlar ilim meclislerinde dersler okuyor, dinliyor, dinî ve ulvî mütalâalarda bulunuyorlardı. Onlar, yol üzerinde eğlencelere dalanlara, mânevî hastalıklarla kıvrananlara yardım ediyor, dertlerine derman olacak ilâçlar veriyorlardı. Cennet bahçelerindeki hurileri andıran gül yüzlü tesettürlü hanımlar da yaptıkları derslerle ve çocukların eğitimi ile meşguldüler. Çocukların ise hepsinde muhteşem bir zekâvet, yaşlarının üzerinde bir feraset görülüyordu. Masum yüzleri ve güzel gözleri neşe ile parlıyordu.
Onlar yolculuklarında hiç zorluk ve zahmet çekmeden, daha güzel bir âleme gideceklerinin sevinci içinde yolculuklarını tamamlıyorlardı.
İşte dünya böyle gelen ve giden yolcularla seyrine devam ediyor. Bilinçli ve bahtiyar yolcu olmak için yol üzerindeki uyarı ve ikazlara biraz dikkat, biraz da ileriyi görmek ve düşünmek gerekiyor. Buradaki kısa süreli duraklama için değil de, bu yolculuğun devamında karşılaşacağımız menziller için ve sürekli kalacağımız ebedî hayatımız için çalışmamız gerekiyor.

yazan:Mehtap Yıldırım

Hiç yorum yok: