15 Aralık 2007 Cumartesi

RUHUMUZ ÇÖL OLMASIN



Hayatımızda belki de suyun değerini en çok anladığımız günleri yaşıyoruz. Şükürler olsun tamamen de susuz değiliz, ama su kaynaklarımızın azalması ve su kesintileri gibi tehditler bile susuz kalmanın ne demek olduğunu anlamamıza yetti. Su hayat demekti. Suyun olmadığı yerde hayatta yoktu. Cenâb-ı Hak her şeyi sudan yaratmamış mıydı?
Evet, hayat ilk defa sudan yaratılmıştır ve suyla devam etmiştir. Su bulunmayan yerlerde hayat mahvolmuştur. Yani dünya ve içindeki her şey suya muhtaçtır. Dikkat edersek ilk yerleşim yerleri genelde su kenarlarında kurulmuştur. Suyun olduğu yerlerde başka bir âlem, başka bir güzellik mevcuttur. Zira her şey ondan fışkırır.
Susuz yaşayamayacağımız gibi su içerken de büyük bir lezzet alırız. Böylece vücudumuzun vazgeçilmez ihtiyacı olan su hayatımızı devam ettirmemizi sağlar. Susuzluğumuz tekerrür ettikçe aldığımız lezzet de yenilenir.
Suyun olmadığı yerde diğer gıdalar da olmaz, zamanla kıtlık olur. Temizlik olmaz, hastalıklar çoğalır.
İşte bedenimizin ihtiyacı olan su olmadığı zaman bu gibi tehlikelerle karşı karşıya kalıyoruz. Peki ya ruhumuzun ab-ı hayatı olan ibadetlerimizi yapmadığımız ya da eksik yaptığımız zaman ne gibi tehlikelere maruz kalacağımızı hiç düşündük mü? Biz ruhumuzun ihtiyacı olan suyu kesersek sadece bu dünyamızı değil, ebedî hayatımızı da tehlikeye atmış oluruz. İlimsiz, ibadetsiz bıraktığımız ruhumuz çorak toprak gibi verimsiz, cansız, gıdasız kalır. Bazı hastalıklara ve sıkıntılara maruz kalır.
Âyetlerde denildiği gibi, bilimin de ortaya çıkardığı gibi insan sudan yaratılmıştır. Ve insan’a ilk emir “oku” emridir. Yani ilimdir. En büyük ilim de Allah’ı tanımak ve bilmektir. İman ilmidir. Okumayan, öğrenmeyen, Allah’ı tanımayan insan manen susuzdur. Bu susuzluk da esâsında madden susuzluktan çok daha tehlikeli bir susuzluktur. Zira ebedi bir hayatı etkisi altına alır. Bunun farkında olan insan ruhunu susuz bırakmaz. Her namaz vaktini heyecan ile bekler. Çünkü o bekleyişte ruhunun en büyük en şiddetli ihtiyacının giderileceğinin sevinci vardır. Ve Cennette Kevser gibi ırmaklar, çağlayanlar ve daha nice berrak, temiz, tarifi olmayan cennet suları vardır. İnsan “Allahuekber” dediğinde dünyaya ait her şeyi arkasına, Kâbe-i şerifi karşısına alıyorsa; kendisini Resûl-ü Ekrem’in arkasında, Ashab-ı Kiram’ın saflarında olduğunu düşünebiliyorsa, Kiramen Katibin’i sağında ve solunda, Azrail’i arkasında hissedebiliyorsa böyle bir huzurdan asla ayrılmak istemez. Çünkü orada, Kâinatın Efendisi’nin, peygamberlerin, meleklerin, evliyaların, şehitlerin hazır bulunduğu bir ilim meclisinde Cenâb-ı Hakla sohbet edilmektedir. İbadet deryasının içinde, ilim irfan sularından kana kana içilmektedir.
Ruhunu böyle bir sudan mahrum bırakan insan, “Namaz mü’minin miracıdır” müjdesinin önemini de tam olarak anlayamayacaktır. O anda meleklerin bile ulaşamadığı bir makamın kapısında olmanın mutluluğunu da tadamayacaktır.
Eğer manevî susuzluğumuzu ilimle, ibadetle, şükürle dindirebilirsek Allahın sonsuz rahmeti de üzerimize sağanak halde yağacaktır. Sularımızın azalmasında hepimizin az da olsa payı vardır. İşlediğimiz günahlar, ibadetlerimizde gösterdiğimiz gevşeklik, iktisatsızlığımız, şükürsüzlüğümüz, gaflet içinde yuvarlanışlarımız, yapılan haksızlıklar ve zulümler… Hani Hz. Musa’nın kavmi de günahlarda ileri gitmiş, nasihatle uslanmaz hale gelmişti de bir zaman sonra şiddetli güneş harareti ve susuzluk onları Hz. Musa’ya muhtaç etmiş, pişmanlıkla ondan yardım istemişlerdi. O da âsasını taşa vurmuş ve buz gibi tertemiz sular fışkırmıştı o yakıcı sıcakta.
Biz de, Hz. Musa gibi hikmet asasını gafil kafalarımıza vurup kendimizi gafletten uyandırabilirsek, ruhumuzdan fışkıran ab-ı hayat bizim bütün susuzluğumuzu dindirmeye kâfi gelecektir.
yazan:Mehtap YILDIRIM

Hiç yorum yok: