18 Aralık 2007 Salı

ömür binasının düşen taşları



Hızla tükenen zamanımız karşısında ömrümüzün nerede ve ne zaman biteceğini bilmeden ilerliyoruz… Her gün bir taşı düşen ömrümüzün hangi taşını geri getirebildik? “Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere; / Can yatar gafil, binası oldu vîran bîhaber” diyen Niyaz-i Mısrî her gün bir parça kaybettiğimiz ömür sermayemiz karşısındaki gafletimizi ne güzel ifade etmiş.
Çoğu zaman ne için çalışmamız gerektiğini, vaktimizin ve nakdimizin ne kadar kısıtlı olduğunu unutup dünyanın işlerine dalıyoruz. Bu gaflet halinden ancak dünyanın bir sillesini yediğimiz zaman ya da acı yüzleriyle karşı karşıya geldiğimiz zaman uyanıyoruz. Ölümler, firaklar, hastalık ve yaşlılık gibi…
Bir zamanlar gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığını ifade eden Bediüzzaman Said Nursî de Niyaz-i Mısrî’nin yukarıdaki dizelerini hatırlayıp duygulanıyor: “Ruhumun hanesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden ayrılık zamanının yakınlaştığını hissettim” diyor.
Esasında her biten gün, her düşen yaprak, her ölüm bize de ayrılık zamanının yaklaştığını hatırlatmıyor mu? Hangi kelebek günlerce yaşadı, hangi çiçek mevsimlerce solmadan hayatta kaldı? Bir güldüysek bin ağlamadık mı? Hangimiz hayatın hep gülen yüzünü gördü? Kaybettiğimiz hangi fani geri döndü? Her şey hayatımızdan hızla akıp giderken, hangi birini tutabildik? Elimizdeki tek geçerli naktimiz olan vaktimizi nasılda faydasız ve geçici işlere sarf ederek tüketiyoruz?
Büyük şehirlerin merkezi yerlerinde kalan eski binaları bazı müteahhitler sahibinden alırlar ve yerine yeni ve modern apartmanlar yaparak bina sahibine de birkaç dairesini verirler ya. Kâinat mülkünün sahibi olan Rabbimiz de, bizim yıkılıp viran olacak ömür binamızı bizden almak ve yerine ebedî ve çok muhteşem saraylar vermek istiyor. Biz “Yok, olmaz, ben bu virânemi hiçbir şey karşılığında vermem” diye itiraz edersek, ne kadar divanelik etmiş oluruz değil mi? Zaten her gün harabe olmaya devam eden ve bir gün tamamen yıkılıp gidecek olan bu fâni ömrü, bâki olan bir ömürle değişmek, aklın, iz’ânın ve insafın gereği değil midir?
Yıkılmaya ve yok olmaya mahkûm olan ve zaten de tapusu bize ait olmayan beden mülkünü verip, yerine ebedî olan saadet sarayları almaya ne dersiniz? Elimizde bulunan cam parçalarını paha biçilmez elmaslarla değiştirmek akıllı bir alış veriş değil midir?
yazan:Mehtap YILDIRIM

Hiç yorum yok: