11 Aralık 2007 Salı

masum değiliz...



Hayatta her şey o kadar hızlı değişiyor ki, yılların değil, günlerin bile ardından yetişmek mümkün olmuyor. Her sabah kalktığımızda hayatımıza yeni bir teknolojinin girdiğini görüyor, yeni bir hayat tarzı ile tanışıyoruz. Aile hayatı, anne baba ve çocuk ilişkileri, örf ve adetler gibi sosyal bünyemiz de kabuk değiştiriyor. Bu değişimler olurken, çok önemli bazı değerlerimiz de değişiyor. Kimisi yok oluyor, kimisi bozuluyor.
Bunların başında aile saadeti ve çocuk yetiştirmek gibi temel konular gelmektedir. Zira aile toplumun çekirdeğidir. Çekirdek bozulduğu zaman meyve de bozulacak, yabanî bir hale gelecektir. Hızlı değişim temposu içinde çocuklarını ihmal eden ve onlara gerekli ilgiyi gösterip, faydalı bilgiyi öğretmeyen anne babalar, daha sonra ne kadar pişman olsalar da bunu telafi etme imkânı bulamayacaklardır. Belki bu suçluluk ve pişmanlık duygusu ömür boyu beyinlerini kemirmeye devam edecektir.
Yarın “keşke” diyerek pişmanlık ateşi ile pişmemek için bugünü iyi değerlendirmek zorundayız. Bilgi çağının verdiği güzel imkânları mümkün olduğunca değerlendirerek önce kendimizi, sonra da çocuklarımızı en iyi şekilde eğitmeliyiz. Esasında çocuk eğitimi başlı başına bir ihtisas alanıdır. Üniversitelerde pedogoji kürsüleri kurulmakta, çocukla nasıl iletişim kurulması gerektiği bilimin ışığı altında araştırılmaktadır.
Hayattaki hızlı değişim ve gelişim belki en fazla küçük beyinlerde ve minik kalplerde tesir etmektedir. Bu değişimlerin müsbet yöne kanalize edilebilmesi, ancak bilinçli anne babanın yapabileceği bir iştir.
Bu gün tv’de haberleri izlerken kapkaç yapan, bir köşede tiner çeken, çeteler kurup haraç kesen çocukları gördükçe belki onlara öfke ile bakıyoruz. Belki de “yola gelmez bunlar!” diye düşünerek öfkemize bir tutam da ümitsizlik katıyoruz. Ama o çocukların da bizim içimizden çıktığını, onların da bir anne ve babadan dünyaya geldiğini düşünüp büyükleri hiç sorguya çekmiyoruz. O küçücük çocuklar büyük suçlar işlerken, sadece onlara “suçlu” deyip kendimizi temize çıkartıyorsak, haksızlık yapıyoruz demektir. Çocuklar suçluysa, onlara sahip çıkmayan büyükler de pek masum sayılmazlar. Aklı sönmemiş, vicdanı ölmemiş olan büyükler, kendilerini küçüklerden daha suçlu hissetmelidir. Hangimiz mâsum olduğunu iddia edebilir ki?
Bir anne veya baba, büyük bir suç işleyen çocuğu karşısına alıp “Ne istediysen aldık, ne ihtiyacın varsa karşıladık, neyini eksik ettik de böyle yapıyorsun?” dediği zaman çocuk da onlara dönüp “Sevgiyi eksik ettiniz, haramı helâli öğretmediniz, kul hakkını bildirmediniz, bana Yaratıcımı tanıtmadınız” diyebiliyorsa veya demeye hakkı varsa, acaba çocuk mu suçludur, yoksa onu yetiştiren ailesi ve öğretmenleri mi? Burada suçlu kim?
Şimdi kendi kendimizi yargılayıp bütün suçlarımızı ortaya çıkaralım. Suçluluk duygusu aslında insanın fıtratındaki bir kontrol mekanizmasıdır. İnsan yaptığı bir işin yanlış olabileceğini bu mekanizma sayesinde anlar ve davranışına bir anlam yükler. Bir fiil ve davranış sonunda birisi zarar görüyor ve bu zarara sebep olanın da içinde bir acı, yüreğinde bir daralma meydana geliyorsa, bu iyiye işarettir. Baş ağrısı ve ateş nasıl bir hastalığın habercisi ise, pişmanlık ve suçluluk duygusu da yapılan bir yanlışı bize haber verir. Böyle bir duygu karşısında yerimizde durmamalı, yanlışı kabullenip ona teslim olmamalıyız. Elbette huzurun başladığı bir çizgi vardır ötelerde. İşte bu çizgiyi büyük bir inançla ve sabırla aramalıyız. Nefsimizin değil de, vicdanımızın sesini dinlemeliyiz, çünkü o bizi hiç yanıltmaz.
Çocuklarımız için de aynı davranış biçimi geçerlidir. Onlar da hata yapar, suç işler. Bazen âsi olur, isyan eder. Ama çocukların yüreği büyüklerden daha temizdir. Onlara yaptıklarının yanlış olduğu güzel bir şekilde ifade ve izah edilirse, çabuk düzelirler. Yanlıştan çabuk dönerler. Bu da yine büyüklere düşen bir vazifedir.
Topluma veya bireye karşı işlenen bir suçu hoş görmeyelim, suçluları korumayalım, ama suç işleyen bir insanı da aramızdan dışlayıp atmayalım. Belki o kişi hatasından dönecek, pişman olacak, bundan sonra düzgün bir yol seçecektir. Ama bir defa suç işledi diye ona başka bir şans verilmezse, bundan sonra da suç işlemesi teşvik edilmiş olacaktır. O zaman onu dışlayanlar ve suça teşvik etmiş olanlar daha büyük bir suç işlemiş olurlar.
Cenâb-ı Hak, günahkâr kullarını tövbe etmek şartıyla affediyor. Onları hiç günah işlememiş gibi kabul ediyor. Bu yüzden biz de affetmesini bilelim. Bizim hiç mi suçumuz olmadı? Biz affedelim ki, Allah da bizi affetsin.
yazan: Mehtap YILDIRIM

Hiç yorum yok: