11 Aralık 2007 Salı

gurbet içinde gurbetler


İnsanoğlunun gurbetle tanışması, h.z Âdem ve Havva’nın cennetten kovulduğu gün başlamıştır. Dünyanın ayrı ayrı yerlerine atılan Adem ve Havva bir müddet birbirlerini aramışlardır. O gün bugündür dünyaya gelen her insanın kaderi olmuştur gurbet. Dünya ve içindeki her yer gurbettir insana. Firakların elemleri, dökülen gözyaşları aslında hep öz vatana özlemin bir feryadıdır. Zira orada ne ayrılık vardır ne de zeval vardır. Burası bir nevi mahrumiyetlikler ve mağduriyetlikler ülkesidir. Dünyaya gelip de ayrılıklardan, dert ve ızdıraplardan nasibini almayan yoktur. Ney’in inlemesi bile kamışlıktan ayrı kaldığındandır. “Dinle neyden kim şikayet etmede/ Ayrılıklardan hikayet etmede..” Allahın en sevgili kulları, peygamberler, veliler, mübarek zatlar dahi dünya gurbetinin zorluğundan, çilesinden, hasretinden nasibini almıştır. Hiçbir gönül yoktur ki, içinde bir hasretin ateşi yanmasın, gurbetin hüznünü taşımasın… İbrahim (a.s) da putlara tapılan bir zamanda dünyada yapayalnızdı. Bu gurbeti derinden hissettiği bir gün etrafı karanlıklar kapladığında parlak bir yıldıza bakıp hasretini onunla dindirmeye çalışırken, güneş doğmuş yıldız da kaybolmaya yüz tutmuştu. Güneşin bu azametli görünüşü karşısında yalnızlığını onunla dindirmeye çalışırken, akşam olmuş, o da zevale meyledip batmıştı. Sonunda “Ben batıp gidenleri sevmem” diye feryat etmişti içindeki ebed arzusu. Oğluna su bulabilmek için Safa ve Merve arasında koşturup duran Hacer validemiz de, gurbette çaresiz ve yalnızdı. Sonra Allah zemzem gibi bir nimet ile imdatlarına yetişti. İbrahim (a.s) oğlu İsmail’i kurban edeceği sırada ayrılığın acısı bir hançer gibi yüreğine saplanmış, gurbetin hüznü içini yakıp kavurmuştu ama oğlu da kendisi de ilahi emre tam bir teslimiyet içerisindeydiler. O sırada Cenab-ı Hak onların bu imtihanı kazandığını müjdelemiş, bir koç göndermiştir. Yakup (a.s)’ın gurbetteki sevgili oğlu Yusuf’un uzaklığından duyduğu hüzün ise yürekleri dağlar. Hasret o dereceye gelmiştir ki, üzüntüsünden gözlerine ak düşmüş, görmez olmuştur. Ancak o sabr-ı cemil ile ilâhi hükme boyun eğmiştir. Denize atılan Yunus (a.s) da gurbet içinde gurbeti yaşamıştır. Vakit gece, ve şiddetli fırtına denizi çalkalamakta iken büyük bir balık onu yutmuştur. Nihayet “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben nefsime zulmedenlerden oldum.” Münacatı kurtuluşuna sebep olmuştur. Peygamber Efendimiz aleyhisselâtü vesselam da vatan-ı aslîsi olan Mekke’den Medine’ye hicretlerinde gurbet içinde gurbeti yaşamış ve Mekke’nin hasretini yıllarca yüreğinde taşımıştır. Yine Efendimiz (s.a.s) Mirac’ da Cenâb-ı Allah’ı perdesiz olarak gördükten sonra, ümmetinin arasına dünyaya döndüğünde hep vuslatın hasreti ile yaşamıştır. Bizim Efendimize olan gurbetimiz ise bambaşka bir ukdedir içimizde. Bu hasret ve gurbet kıyamete kadar devam edecektir. Hz. Bilal de, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in vefatından sonra, O’nun hatıralarıyla dolu beldede kendini gurbette hissetmiş, sesi boğazında düğümlenmiş ve ezanı tamamlayamadan hıçkırıklara boğulmuştur. H.z Âdem’den zamanımıza gelinceye dek her nefes, gurbeti yaşamış, gurbeti soluklamıştır. Bir peygamber vârisi, zamanımızın Bediîsi Bediüzzaman Said Nursi de çileli hayatı boyunca gurbet içinde gurbetler yaşamıştır. Küçük yaşta ayrılmıştı anadan, baba ocağından…Kosturma’da esarette iken, cephede en sevdiği talebeleri şehit edilirken geçici ayrılıkların hüznü onun da gözlerinden yaşlar akıttı zaman zaman…Vatanının içinde bulunduğu hal, ataşe verilen imanlar en büyük derdi oldu alem kadar geniş olan kalbinin. Kâh Yıldız Sarayına değişmediği Çam Dağının tepesinde Katran ağacındaki menzilinde, kâh hapishanelerde, soğuk hücrelerde tek başına bırakıldığında iliklerine kadar gurbeti solukladı. En katı kalbi ağlattıracak kadar rikkatli, en meyus ve mükedder kalbi ferahlandıracak derecede nurlu olan 6.mektup da Üstad “dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim” diye hitap ederek gurbetteki hissiyatına bizleri de hissedar eder. Beş muhtelif gurbet içinde gurbetlerden bahseder. Sonunda o karanlıklı gurbetlerin hüznünün reçetesini, “acz, tevekkül, fakr ve iltica” ile yaralı gönüllere sunar. Ve o gurbetler nurâni dairelere dönüşür. Zulmetler dağılır, “elhamdülillahi ala nûr-il imâni” der. Meşhur Hikem-i Atâiyenin “Cenab-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?; yani, Onu bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur” fıkrasının ne derece büyük bir hakikat olduğunu hatırlatıp haline şükreder. Mademki en ziyade sıkıntıyı Allahın en sevgili kulları çekmişler, öyleyse biz de bu dünya gurbetinde başımıza ne gelirse gelsin en büyük teselliyi Cenâb-ı Hakkın bize olan yakınlığında ve sevgisinde bulmalı, her halimize şükretmeliyiz. Evet, “Onu tanıyan zindanda dahi olsa bahtiyardır, Onu tanımayan sarayda da olsa bedbahttır.”


yazan: Mehtap Yıldırım

Hiç yorum yok: