6 Şubat 2008 Çarşamba

Acaba dünyaperest miyim?


Ahirzamanın en büyük mânevî rahatsızlıklarından birisi de dünyaperestliktir. Bu rahatsızlığa yakalanmayanlara ne mutlu, ancak çoğumuz az ya da çok bu rahatsızlığı hissetmiştir.
Bunu anlamak için “Acaba dünyaperest miyim?” diye bir doktora görünmeye de gerek yoktur.
Ebedî olan ahiret hayatını henüz göremediğimizden, üzerinde yaşadığımız dünyayı ve içindekileri peşin bir mutluluk sebebi sayarız. Her ne kadar elemli, fani, geçici lezzetler olsalar da… Bir üzüm yedirip, on tokat vursalar da… Zehirli bal hükmünde olsalar da…
Hatta yeri gelir, nefsin ya da bedenin alacağı peşin hazlar uğruna ebedî bir rahat ve saadet feda edilir. Yani elmas, kırılacak olan âdî cam parçaları ile değişilir. Yeri gelir, dünya malı ya da şöhreti için inançtan, dinden tavizler verilir.
Geçici dünyadaki kısa bir rahat ve zevk için nefis ve beden hesabına çalışmanın verdiği mânevî bir sarhoşlukla sonrası unutulur ya da düşünülmek istenmez.
Buna benzer belirtiler bu hastalığı teşhis etmemizi kolaylaştırır. Önemli olan da bu rahatsızlığımızı teşhis edebilmemizdir zaten. Teşhis edebiliyor ve kurtulmak da istiyorsak tedavisi mümkündür.
Asrın tabibi Bediüzzaman Said Nursî her konuda olduğu gibi bu konuda da bize Kur’ân’dan reçeteler sunmuştur. Dünya’nın cazibesine kolayca kapılmaya müsait olan gençler taifesine “Gençlik Rehberi”, fıtraten his ve heveslerine çabuk mağlûp olan hanımlar taifesine “Hanımlar Rehberi”, imtihanın farklı bir boyuta ulaştığı ihtiyarlık zamanı için ise “İhtiyarlar Risâlesi” dünyaperestlik ve daha birçok hastalığa çare ve şifa olan manevî ilâçlardır.
Biz bu ilâçları düzenli olarak kullanırsak, akıl, kalp, ruh gibi daireler de tam ikna olur ve ebedî lezzetleri bu dünyada dahi kabiliyetleri nisbetinde bir derece tatmaya muvaffak olurlar.
İnsan olarak, içinde yaşadığımız hanemizi sevdiğimiz gibi dünyayı da çok severiz. Ancak bu dünya sevgisi bize Cenâb-ı Allah’ı ve ahireti unutturacak derecede olmamalı. Dünya ve içindekilere karşı duyduğumuz sevgi, Allah ve Resûl-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselâm’ın sevgisinin
üzerine çıkmamalıdır.
Dünyayı da tıpkı bizim gibi fani, vazifeli bir memur olarak düşünmeliyiz. Vakti geldiğinde dünya da her canlı gibi ölecektir. Dünyaya bu nazarla baktığımız zaman, yani Cenâb-ı Allah’ın onu bizi kısa bir süre ağırlamak için bir mesken olarak yarattığını düşündüğümüzde dünya sevgimizin boyutu değişecektir. “Fâniyim, fâni olanı istemem” diyebilmeliyiz. Sevgimiz, bizi kısa bir süre ağırlamak için dahi dünya gibi bir sarayı halk edene, bu kadar masrafı yapan Zâta yönelecektir. Dünya ve içindekileri de, Yaratandan ötürü seveceğizdir.
Dünya ve ahiret dengesini bu şekilde sağlamak mümkündür. Nitekim duâlarımızda “Allahım, bize dünyada ve ahirette iyilik ver” diyoruz. Hem dünya için hem de ahiretimiz için hayırları, güzellikleri, iyilikleri isteyebiliriz. Fakat sırf bu dünya için istersek ve bu yönde çalışırsak, hayatımızın ahiret kanadını ihmâl edersek işte o zaman hataya düşeriz. Ebediyet sermayemizi kısa, fani dünya hayatı için zâyi etmiş oluruz.

yazan:Mehtap Yıldırım

1 yorum:

Adsız dedi ki...

allah başarılarını daim etsin